Siz değerli misafirlerimize Türkü Kervanı harika bir müzik ziyafeti sunan Türkü Kervanı dinletmek için kuruldu.

1 Ekim 2008 Çarşamba

Kadınlar Neden Erkeklerden Daha Uzun Yaşıyor?

Sanayileşmeyle karşı karşıya olan dünyamızda kadınlar hala erkeklerden 5-10 yıl fazla yaşıyor.Verilere göre 100 yaşını geçen kadınların yüzde 85′i kadın.. Boston Üniversitesi Yüz Yılı Aşkın Yeni İngiltere çalışmasını yapan Tom Perls Time’a kadınların erkeklerden neden uzun yaşadığı sorusunun yanıtını verdi. 

Kadınlarda erkeklere göre daha az kardiyovasküler hastalıklar görülmesinin, daha uzun yaşama nedenlerinden en önemlisi olduğunu belirten Perls, kadınların uzun yaşamasının sırlarını şöyle sıraladı;




  • Kadınlarda kalp damar problemleri 70 ila 80′li yaşlar arasında görülürken, erkeklerde 50 ila 60′lı yaşlarda rastlanıyor. Doktorlar bunun nedeninin uzun zaman östrojen olduğunu düşündü ancak yeni çalışmalar bununla ilgili olmadığını gösterdi.

  • Kalp rahatsızlıklarının kadınlarda az olmasının nedeninin kandaki demir oranının farklı olmasından kaynaklanabileceği de gündeme geldi. Bu nedenle erkeklerin kadınlara göre daha az kırmızı et tüketmeleri öneriliyor. Çok fazla kırmızı et yiyenlerin yemeyenlere oranla kalp krizi riskinin daha yüksek olduğu da veriler arasında yer alıyor.

  • Kadınların uzun yaşama nedenlerinden biri kadınların 2 X kromozomu olması olabilir. Erkeklerin sadece bir X ve 1 Y kromozomu vardır. Kadınlar yaşlanma ve hastalıklardan, gendeki ikinci X kromozomunun hücreleri destekleyici etkisi sebebiyle korunabilirler. Erkekler bu lükse sahip değiller ve böyle bir seçim yapamazlar.

  • Bazen sigara ya da alkol kullanmasına rağmen 100 yaşına kadar yaşamış erkeklerle karşılaşıldığı olabilir ancak bu çok çok nadir oluyor. Neyin kime, ne kadar zarar vereceğini henüz bilinemiyor. Vücuttaki uzun yaşam genleri gerçekten çok özeldir ve 80′lere kadar yaşamayı sağlayabilir. Ancak diğer hastalık genleri ise uzun yaşam genlerinizi olumsuz etkileyebilir. Bu hastalıklı genler X kromozomu üzerinde bazı hastalıklara neden olabilir. Bu durumda kadınlarda iki X kromozomu olması avantaj olurken, erkeklerin ne yazık ki böyle bir şansları yok.

  • Erkekler 19′lu yaşların sonunda 20′li yaşlarına girerken “erkeklik hormonu fırtınası- testosterone storm” yaşarlar. Hormon seviyeleri oldukça yüksek ve değişken özelliktedir. Bu genç erkeklerin emniyet kemeri takmadan araba kullanma, aşırı alkol alma, silah çekme, bıçak kullanma gibi tehlikeli davranışlarda bulunmasına neden olabilir. Bunlar erkek ölümlerinde en başta gelen sebepler arasında yer alır.

  • Erkeklerin ölüm nedenleri arasında depresyon da başta gelir. Verilere göre intihara kalkışan erkeklerin kadınlardan daha başarılı oldukları ve yaşamlarını yitirdikleri biliniyor.

  • Uzmanlar erkeklerin de kadınlar kadar hatta daha uzun yaşayabileceklerini belirtiyor. 100′lü yaşlara kadar yaşamak isteyen erkeklerin hastalıklarla doğru mücadele etmesi, yaşlandıkça hasta değil daha sağlıklı hissetmek için çabalaması gerekiyor.

  • Genel olarak erkeklerin kadınlardan daha kötü yaptıkları 3 şey var; çok fazla sigara içmek, yüksek kolesterollü çok yemek yemek ve stres atamamak..


Göğüslerin Bakımı

 

Kızlarda meme gelişimi 8-13 yaşlarında başlar. Meme bakımı gelişmeyi izler. Memelerin gelişimi sırasında önce bir tomurcuklanma, daha sonra meme dokusunda genişleme ve büyüme olur. Memenin büyümesi ile beraber meme ucundaki kahverengi kısım da büyümeye başlar.

Gelişiminin sonuna doğru meme ucunun kahverengi kısımdan daha kabarık bir hale geldiği fark edilir.

Kızlarda meme gelişimi başladıktan birkaç sene sonra sütyen giyme gereksinimi doğar.

Genç kız ne zaman sütyen giyme gereksinimi olduğunu en iyi kendisi anlar. Bir genç kıza sütyen almasında yardımcı olabilecek en yakın kişi annesi veya ailesinden birisidir. Öncelikle hangi boy sütyen alınmasına karar vermek gerekmektedir. Bunun için öncelikle göğüs çevresi göğüs altından mezurle ölçülür, bu sütyenin beden büyüklüğünü vermektedir. İkinci ölçüm ise kalıp için gerekmektedir. İkinci ölçüm göğsün meme uçlarından yapılan ölçümüdür. Göğüs altı ile göğüs uçları arasındaki ölçümler arasındaki fark hesaplanır. Bu fark 15 cm.den az ise B kalıbı, 15-22 cm arasındaysa C kalıbı ve 22 cm den büyükse D kalıbıdır. İlk defa sütyen takarken pamuklu dokumadan, göğüsleri rahatça saran ve destek olanlar tercih edilmelidir.

Sütyen doğrudan vücuda giyilen bir çamaşır olup, sık sık değiştirilmesi gerekmektedir. Sütyenlerin yıkanma kuralları ise genellikle üzerinde bulunan kullanım kılavuzunda bulunmaktadır.

Tütün Aşısı

Stanford Üniversitesi’nden Profesör Ronald Levy’nin başkanlığındaki ekip bu aşının yan etki olmadan kanser tedavisine bir çare olabileceğini belirtti.

Levy ve ekibi, geliştirilen aşıyı lenf bezi kanserine yakalanan 16 hasta üzerinde denedi. Hiçbirinde yan etki görülmeyen hastaların yüzde 70’inden fazlası da bağışıklık geliştirdi. Sadece tütün bitkisine zarar veren virüse, bir kanser hastasından alınan antikor genleri eklendi. Bu yeni virüse maruz bırakılan tütün bitkisi, bir protein fabrikası gibi çalışmaya başladı. Bağışıklık sisteminin kansere karşı uyarılması fikrinden yola çıktılarını söyleyen Levy, “Bağışıklık sistemi harekete geçtiğinde kansere saldırıp onu öldürebileceğini biliyoruz” diye konuştu. Bağışıklığın uyarılmasının kanser hastalarının tamamen iyileşmesi için yeterli olup olmadığının henüz kesin olarak bilinmediğini belirten araştırmacılar yine de bir gün bu tekniğin özellikle ağır bazı kanserlerin iyileştirilmesini sağlayacağını umuyor.

Böylece kansere karşı bitki esaslı bir aşı insanlar üzerinde ilk kez denendi. Bu aşının önemli yanlarından biri de hızlı geliştirilebilmesi ve fiyatının çok pahalı olmaması. Protein elde etmek için hayvanların kullanıldığı sürecin aylar alabildiğini belirten Profesör Levy, bitkileri işlemenin çok masraflı olmadığını söyledi. Levy, “Tütün bitkilerinin nasıl yetiştirildiğini çok iyi biliyoruz. Bir hafta sonra protein elde edebiliyoruz. Bu kadar hızlı” diye konuştu.

Araştırma, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (PNAS) dergisinde yayımlandı.

Mutluluk Genetiktir

Mutluluğun büyük ölçüde genlere bağlı olduğu belirlendi. İş, aile ve arkadaşların etkisi ise yalnızca yüzde 10. Bilim adamlarına göre mutluluk büyük ölçüde genlere bağlı. İş, aile ve arkadaşların etkisi ise yalnızca yüzde 10! Farklı üniversitelerde yapılan araştırmaların sonuçları şöyle:

Huzurevine gitmek mutluluk veriyor
California Üniversitesi nden psikolog Sonja Lyubomirsky ve ekibinin araştırmalarına göre iş, aile, sosyal hayat mutluluğu yüzde 10 genetik özellikler yüzde 50, davranışlar ise yüzde 40 etkiliyor.

İnsanı mutlu eden davranışlara örnek olarak huzurevine gitmek ya da birine yardım etmek gösteriliyor.

ABD deki Illinois Üniversitesi nin bir araştırması paranın da mutluluk getirmediğini söylüyor.

Temel ihtiyaçlarını karşılayabilen insanlar daha fazla para sahibi olduğunda daha mutlu olmuyor.

Uzun süreli ilişki şart
Yine Illinois Üniversitesi ne göre uzun süreli ve sevgi dolu bir ilişki mutluluğu artırıyor. Bu o kadar önemli ki eşini kaybedenler eski mutlulu yakalayamıyor.

Yaşlılar daha mutlu
Hollanda da 8 bin kişi üzerinde yapılan araştırma düzenli egzersiz yapanların daha mutlu olduğunu kanıtladı. Egzersiz mutluluk hormonu endorfin salgılanmasına yardımcı oluyor.

İngiltere deki Westminster Üniversitesi uzmanları mutluluğun bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ortaya koydu. Çikolata koklamak ya da müzik dinlemek kadar küçük mutluluklar bile tükürükteki antibakteriyel dokuları artırıyor. Ayrıca kanda bulunan ve kalp hastalıklarına yol açabilen proteinlerin miktarı azalıyor.

Sydney Üniversitesi uzmanları, yaşlıların beyninde korku ve mutsuzluk merkezinin zayıfladığını, mutluluk duygusunun daha yoğunlaştığını buldu.

Güzelliğin mutluluk üzerinde etkisi sınırlı. İngiltere de Manchester Üniversitesi nde yapılan bir araştırma dişlerini düzeltenlerin, yamuk ve çirkin dişlilerden daha mutlu olmadığını gösterdi.
Avustralyalı uzmanlara göre çikolata, cips gibi yağ oranı yüksek yiyecekler insanı daha mutlu yapıyor.

İngiltere de okullara mutluluk dersi konuyor
İngiltere nin en köklü okullarından 150 yıllık Wellington College da artık seçkin öğrencilere haftada 2 saat mecburi mutluluk dersi veriliyor. Bu derste hem mutluluk üzerine felsefi tartışmalar ve bilimsel araştırmalar konu alınıyor hem de düzenli uyku, egzersiz ve sağlıklı beslenmenin mutluluk için ne kadar önemli olduğu anlatılıyor. İngiltere de devlet liselerinde de mutluluk üzerine kitaplar okutuluyor.

C Vitamini Kanseri Engelliyor

WASHINGTON - Karaciğer kanseri gibi hızlı gelişen kanserlerin, çevrelerindeki tüm oksijeni yakarak büyük enerji tükettikleri için yaşamlarını sürdürebilmeleri HIF-1 adı verilen proteine bağlı bulunuyor.

C vitamini gibi antioksidanlar, bu serbest kökleri imha ediyor ve HIF-1’i nötralize ederek kanserli tümörün gelişimini engelliyor.


Yaklaşık 10 yıl önce ABD’li araştırmacılar tarafından keşfedilen bu protein, hücrelerde kullanıma hazır oksijeni dengeliyor. Ancak, bu protein serbest kökleri ve çok reaktif bir molekül olmadan faaliyet gösteremiyor. Serbest köklerinse yaşlanmada rol oynadığı sanılıyor.

Kanserolog Profesör Dr Chi Dang ve ekibi, antioksidanların harekete geçirdiği bu mekanizma sayesinde, bunların tedavi edici etkilerinin azami düzeye ulaştırılabileceğini belirtiyorlar.

Yaklaşık 30 yıl önce Nobel Tıp Ödülü sahibi Dr Linus Pinus, ilk kez C vitamininin kanseri önleyici etkisi olabileceği görüşünü ileri sürmüştü.

Uyku Veren Yiyecekler

Bir bardak ılık sütün bir efsane olmadığı, gerçekten de uykuya yardımcı olduğunun anlaşılmasıyla,  son dönemde uykuya yardımcı olan yiyecekler merak konusu oldu.  Süt gerçekten uykuya yardımcı oluyor mu?

Başka hangi yiyecekler mışıl mışıl uyumanıza sağlıyor?  Tüm bu soruların cevabını kısaca vermeye çalışalım.

Öncelikle uyku gıdalarının en ünlüsü yani ılık süte değinelim.  Sütün uykuya destek olmasının esas nedeni içindeki “triptofan” isimli bir madde.  Vücudunuz bu maddeyi mutluluk hormonu “serotonin” ve uyku hormonu “melatonin” yapımında kullandığından ılık süt üzerine de biraz bal eklediğinizde uykuya yardımcı oluyor.  Triptofan sadece sütte de bulunmuyor.  Tahıllar, muz, peynir, hindi eti ve fıstık da bu maddeyi bol bol içeriyor.  Akşam yemeğinden birkaç saat sonra bu yiyecekleri içeren ufak bir ara öğün atıştırmanız uykunuza fayda sağlayacaktır.  Bu ara öğünlerin bol karbonhidrat, az biraz da protein içermesi ve hafif olması gerektiğini belirtelim.  Az yağlı veya yağsız sütle hazırlanmış küçük bir kase tahıllı kahvaltı gevreği, ince bir dilim peynir veya hindi etiyle birkaç parça kraker yemek sizi uyku öncesinde rahatlatabilir.  Ancak kilo sorunu yaşıyorsanız bu kalorileri de hesaba katmalısınız.

Yatmadan önce ağır, baharatlı, mayalı yiyeceklerden ve gazlı, alkollü, kafeinli içeceklerden kaçınmanız da yararlıdır.  Yatmadan önce yenen aşırı proteinli yiyeceklerin uyarıcı etki yaparak uykunuzu kaçırabileceği de aklınızda olsun.  Bu nedenle  et ve et ürünlerinden zengin yiyecekleri öğle yemeğine bırakmalısınız.  Kaliteli bir uykuyu garanti etmek istiyorsanız hazırlıklarınıza sabah saatlerinden itibaren başlanmanız daha yararlıdır.  Güne iyi bir kahvaltı ederek başlamanız, öğle yemeklerini daha hafif yemeniz, akşam yemeklerini yatma saatinizden en az 3-4 saat önceye kaydırmanız size fayda sağlayacaktır. İyi bir beslenme düzenin yanında sağlıklı bir kilo aralığında bulunmanız da uyku apnesi gibi sorunları önleyerek rahat uyumanızı sağlayacaktır.   Bir de uykuya yardımcı olan besin destekleri var.  Bunlar arasında melatonin, 5-hidroksi-triptofan (5-HT), valerian destekleri, melisa ve papatya çayları en bilinenleri.  Ancak yine de herhangi bir besin desteği almadan önce doktorunuza danışmalısınız.

Uyku sorunlarınızı bu yiyeceklerle çözemiyorsanız yatak odanızın ısısını, ışığını tekrar gözden geçirmeniz de faydalıdır. Ayrıca yatmadan önce ılık duş yaparak, kitap okuyarak, müzik dinleyerek,  sevdiğiniz bir kişi veya olayı düşünerek de rahatlayabilirsiniz. Her gün aynı saatte uyumaya ve uyanmaya özen göstermeniz, yatma saatinden hemen önce ağır egzersizler yapmaktan kaçınmanız da şart.  Bütün bu önerilere rağmen hâlâ kaliteli bir uyku uyuyamıyorsanız, o zaman mutlaka uzman bir hekime başvurmanız gerektiğini unutmamalısınız. Uyku sorunlarınız başka bir sağlık probleminin belirtisi olabilir.

İftarda içilen sigara daha zararlı

İftarda içilen sigara daha zararlı



Konya - Sigarayla Savaşanlar Vakfı Kurucu Başkanı Ubeyd Korbey, iftar yemeğinin kalp atışlarını hızlandırdığını, bu nedenle iftardan hemen sonra içilen sigaranın kalp krizi ve damar tıkanıklığı riskini yaklaşık 10 kat artırdığını söyledi.

Korbey, dünyada her 6 saniyede bir kişinin sigaradan öldüğünü belirterek, Türkiye’de yaklaşık 23 milyon kişinin sigara kullandığını söyledi. Korbey, ”Ramazan ayında sigara içimine dikkat etmek lazım. Sigara, ramazan ayında diğer dönemlere oranla daha fazla risk oluşturuyor. Gün boyunca kişi aç kalıyor. İftar yemeği kalp atışlarını hızlandırıyor. Bu nedenle kanın dolaşımının rahat olması lazım. Kan dolaşımının hızlanma süreci içinde sigara kana karışırsa kan koyulaşır. Damarlar üzerinde büyük baskı oluşturuyor. Tiryakiler yemekten sonra yoğun şekilde içiyor. İftardan hemen sonra içilen sigara, kalp krizi ve damar tıkanıklığı riskini yaklaşık 10 kat artırıyor” dedi.

İftarda birbiri ardına içilen sigaranın kanın oksijen taşıma yeteneğini azalttığını ve bunun vücuda ciddi zararlarının olduğunu belirten Korbey, “Beyin kanaması, damar tıkanıklığı ve felç olma riskini de 10 kat arttırıyor. Sigara mutlaka içilmesi gerekiyorsa yemek bitiminden sonra 15-20 dakika, vücudun yemekten kaynaklanan yükünün hafiflemesi beklenmelidir. Oruçlu insanın sigarayı bırakması çok kolay, sadece biraz çaba gerekiyor. Ülkemizde her yıl 20 bin civarında akciğer kanseri vakası ortaya çıkıyor. Bunların yüzde 97’si sigaradan kaynaklanıyor. Sigara kaynaklı akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 10′u ise pasif içiciler” diye konuştu.

Kanal Tedavisi

Niçin kanal tedavisi yapılır?Öncelikle şu bilinmelidir ki, doğal dişin yerini hiç bir yapay diş tutmaz. Dolayısıyla doğal dişlerimiz tedavi ederek son noktaya kadar korumalıyız. Dişlerimizden biri hastalandığında en bilinen koruma yöntemlerinden biri de kanal tedavisidir.



Kanal tedavisi hasar görmüş dişlerin korunmasında yardımcıdır. Pulpa sinir, kan, lenf damarlarını içeren dişin içindeki yumuşak tabaka, kendini tamir edemeyecek derecede hasar gördüğünde pulpa ölür. genellikle buna, kırık dişlerdeki veya derin çürüklerdeki bakteriler sebep olur.

Bakteriler dişin özünde iltihaba yol açar. Hasar görmüş veya hastalanmış pulpa çıkarılmazsa diş ve çevresindeki dokular enfeksiyona maruz kalır. Ve sonunda dişinizi tamamen kaybedebilirsiniz.

Kanal tedavisi nedir ve nasıl uygulanır?
Kanal tedavisi pulpanın hasar gördüğü durumlarda uygulanan bir tedavi şeklidir. Önceki yıllarda hastalanmış yumuşak diş tabakasıyla karşılaşıldığında tek çözüm çekim iken, günümüzde bu dişleri tedavi etmek mümkündür.

Kanal tedavisi yapılmazsa ne olur?
Derin çürük ve çatlak dolayısıyla pulpanın kendini iyileştiremeyeceği durumlarda diş canlılığını kaybeder, enfeksiyon bütün dişe yayılabilir. Kanal tedavisi yapılmazsa enfeksiyon kök ucundaki dokulara kadar ulaşabilir. Dişi çevreleyen çene kemiği de iltihaplanarak aşınır. Meydana gelen bu boşlukta abse oluşur. Bu tabloya ağrı ve şişlik de eşlik eder ve diş kısa zamanda kaybedilir.

Kanal tedavisinin aşamaları
1. Öncelikle ağrısız ve acısız bir tedavi olması için dişe anestezi yapılır.

2. Daha sonra çürük temizlenip, dişin özüne ulaşılınca hastalıklı ve yumuşak doku çıkarılır. Sinir ve doku artıkları temizlenir.

3. Kök ucuna kadar diş kanalına şekil verilir. Gerekirse bazı ilaçlar uygulanarak iyileşme hızlandırılabilir.

4. Seanslar arasında diş iyileşene kadar geçici dolgu maddeleriyle dişin üzeri kapatılır. İltihabın üremesinin durduğu anlaşıldıktan ve kök ucundan iltihap gelmesi sona erdikten sonra kanal içerisi özel bir dolgu maddesiyle, kök ucuna kadar doldurulur.

5. Bazı vakalarda bu seanslara hiç gerek olmayıp tek bir seansta da kanal tedavisini sağlıklı bir şekilde kanal tedavisini bitirmek mümkündür.

Kanal tedavisi uygulanmış bir dişin ömrü ne kadardır?
Eğer diş tekrar enfekte olmazsa ve çürümesini önleyici tedbirler alınırsa, ömür boyu bu dolgu kullanılabilir. Düzenli dişhekimi kontrollerinizde enfeksiyonun başlangıcını yakalayabilirsiniz. Ayrıca çok iyi bir ağız bakımı ile de dişin tekrar çürümesi önlenmelidir.

Cinselliği çekici hale getirmek

Havaya sokmak için: Gün içinde ufak tefek adımlarla onu istediğiniz kıvama getirebilirsiniz. Bunun için, başka şeyler peşinde koşmanız gerekmeyen hafta sonlarını tercih etmelisiniz. Sabah birlikte duş almak, saunaya gitmek, omuzlarına masaj yapmak yumuşak seks için güzel birer hazırlık.

İpek ve saten: Baş başa kalmadan önce uygun müzik ve mumlar sayesinde rahat ve çekici bir ortam yaratın. Saten ya da ipekten yapılmış gecelikler giyin, bırakın bu çekici kumaşları sizin üstünüzden o çıkarsın. Bu kumaşların verdiği hissi hem siz hem de o çok seveceksiniz.

dım adım erotizm: Erotizmin havada hissedilmesini sağlayın. O konuşurken siz kendinizi okşayın. Bakışlarını istediğiniz vücut bölgelerine doğru yönlendirin.

Isınma programları: Zevki yaşamak istediğiniz tarafa doğru yönlendirin. Köpüklü bir banyo mu? Su küvete dolarken, siz ipek kimononuzla ortalıkta dolaşıp etrafa tütsüler yardımıyla aromatik kokular yayılmasıyla ilgilenin. Odanın içinde ihtiyacınız olan her şeyin hazır bulunmasını sağlayın. Kumaşlar, kayganlaştırıcı jeller, losyonlar, masaj yağları, tüyler…

Değişiklik: Bilinmeyen yüzlerinizi göstererek sizi yeniden keşfetmesini sağlayın. Daha önce yapmadığınız ufacık bir şey: Hep gözleriniz kapalı mı öpüşürsünüz, açık tutun ya da normalde yüksek sesli mi sevişirsiniz, sessiz olun. Sonra da bunu nasıl bulduğunu sorun: Hoşuna gitmiş mi? Böyle mi devam etmelisiniz? Sonuç: Duyularınız bu ufacık değişiklikle tam uyanıklığa geçecek.

Yönetmen asistanlığı: Kendinize yakın arkadaşlarınız arasından bir yardımcı seçin. Sevgilinize romantik bir sürpriz hazırlamak istediğinizi söyleyin ve bir film seti yaratırmış gibi organize olun. Siz yokken, evinizde atmosfer yaratma işiyle ilgilensin: Banyoyu suyla doldursun, mumları yaksın, dans edebilecek bir alan için eşyaları kenara çeksin. Ayrıntılardan bahsetmeseniz de olur.

Vahşi seks: Alışılmışın dışında bir şeyler yapmak istiyorsunuz, çok da yumuşak olmasın, biraz güç gösterisi olsun istiyor canınız: Isırmalı öpücükler, sert dokunuşlar istiyorsunuz

İstediğinizi almanın yolları Ufak bir çekişme uyarıcı olabilir. Tuttuğu takım yenilmiş ya da bir tanıdığınız, sevgilinizin burnunun büyük olduğunu düşünüyor… Bu konulardan bir miktar bahsettikten sonra gülmeye ve onu öpmeye başlayın. Öfkenin yarattığı adrenalin ve gülme hormonu endorfinin birleşimi sert seks için mükemmel karışımdır.

Havaya sokmak için:

Kıskançlık: Kıskançlık, tutku çorbasının tuzu gibidir. Alışverişte, barda ya da restoranda dozunu fazla kaçırmamak şartıyla başka bir adamla flört edin. Arkadaşlarından biri hakkında olumlu bir görüş belirtin. Sonrasında ona dokunarak “Bir şeyin mi var?” diye sorun. Rekabet hissi testosteron akışını hızlandıracak.

Bir yarışma sahneye koyun: Bilek güreşinde kazanacağınızı iddia edin ya da 30 saniyede sizi soyamayacağını… Yarışma hissi erkeklerde en yüksek performansın ortaya konmasını sağlar.

Yakın dövüş: Alt dudağı emmek, enseyi ısırmak gibi ayrıntılar, “Bugün mayışmak yok” mesajının iletilmesi için en iyi sinyallerdir. Göğüs ucunu sıkıştırmak, üst kolunu sıkmak, poposuna bir şaplak atmak da sert seks isteğinizi açığa çıkartır. Sonunda kendinizi halının üstünde, nefes nefese ve terlemiş şekilde bulabilirsiniz.

İyi Öpüşmenin 18 Kuralı

Onunla öpüştüğünüzde nefessiz kalmasını, başını döndürmek mi istiyorsunuz? Eski moda öpüşmelerle başlayıp onu yatak odasına götürecek yeni öpüşme tekniklerini deneyin. Önereceğimiz yeni teknikler sayesinde partneriniz öpücüğünüzden çok memnun kalacak. İlk öpüşmenin filmlerdeki gibi öldürücü etkisi olmayabilir. Öpüşürken yırtıcı hayvan gibi davranmamaya ve mümkün olduğunca az tükrüklü olmasına çalışın. Öpücüğünüz iki insan arasında çok özel şeyler paylaşıldığını gösteren çok sıcak, ağır ve romantik olmalı. Çoğu kişi “sıcak ve ağır” tanımlamasını “ıslak ve dağınık” ile karıştırma hatasına düşer. Islak ve dağınık öpüşenler kadınlar tarafından beğenilmezler ve “kötü öpüşenler” listesinde yer alırlar. Bazıları bunu isteyerek yapabilir ve bunu etrafındakilere övünerek anlatabilir.

İşte en etkileyici 18 öpüşme kuralları..

  1. Bayanlar ve baylar öpüşeceğiniz zaman dudaklarınızı ıslatmayın. Bu ünlü bir şarıkıcının seyirci önünde şarkı söylemeye başlamadan önce boğazını temizlemesiyle eşdeğerdir.

  2. Öpüşürken diliniz  kutudan birden fırlayan kukla gibi ağzınızdan çıkmasın, ağzınızın hafif açık olması yeterli.

  3. Erken ortaya çıkan Fransız tarzı bu öpüşmeyi hemen denemeyin. Partnerinizin bunu denemeye çalışacağından şüpheleniyorsanız; 1) Ağzınızı kapatın, 2) Ağzınız açık olsun, dilinizi çıkarmayın.

  4. Öpüşmenin daha ateşli bir hal almasını istiyorsanız dilini hissettiğinizde hoşunuza gittiğini gösteren bir işaret verebilirsiniz. Bu süreç yarım saat ya da 30 saniye olabilir.

  5. Ağzınızı partnerinizinkinden çok daha geniş açmayın. Öpüşme taklit etme değildir.

  6. Öpüşürken kaba konuşmalar yapmayın.

  7. Dilinizi partnerinizin küçük diline değdirmeye çalışmayın.

  8. Dudaklarda başlayan öpüşme sonrası dudaklarınızı vücudun diğer yerlerinde gezdirmek için acele etmeyin. Ay ışığı altında yuvarlanmak, gezinmek romantizmi artırabilir. Bundan sonra kontrolü ele almak sizin elinizde.

  9. Çoğu kişi romantizmi yetişkinliğe geçiş döneminde önemser. Herşeyin ötesinde her ikinizde sadece öpüşmeye odaklandığınızda keyif alırsınız.

  10. İlk öpüşmeniz sonrasında kendi kendinize “kötüydüm değil mi?” gibi sözlerle  çamur atmayın. Gerçek kadınlar ve erkekler sadece bu andan zevk alırlar.

  11. Sadece umutsuz ruhlar karşısındakini içine çekmeye çalışır. Özellikle daha önce asla öpüşmediğiniz birine çekingen ve yasakmış gibi yaklaşıp sürpriz bir öpücük kondurmayın.

Erkek cinselliği hakkında yanlış bilinenler

Cinsellik birçok yanlışın doğru sanıldığı bir konu. Biz de kadınların en sık bahsettiği konulardan derlenen mit leri 14 başlık altında topladık…Cinsellik dipsiz bir kuyu gibi. Tek bir kelime ya da belli kalıplarla anlatılmayacak kadar geniş bir alana yayılıyor.

Davranış Bilimleri Enstitüsü uzmanlarından Psikolog Dr. Nur Velidedeoğlu, hala tabu olarak görülen cinsellikle, ilgili kulaktan kulağa yayılan sayısız boş inanç ve mitten bahsediyor bu inançların kadınların cinselliğe bakışını olumsuz etkilediğinin altını çiziyor.

Cinsellik insana haz veren aktivitelerin başında gelmesine rağmen bazen görev ve hatta işkence olarak görülebiliyor bazı kadınlar tarafından Hatta işi daha da öteye götüren kadınlar sırf partnerini mutlu etmek için orgazm taklidi dahi yapıyorlar.

Cinsel mitler
Psikolog Dr. Velidedeoğlu, Bu nedenle terapilerimizde cinsel sorunları için başvuranlara, inandığı cinsel mitleri mutlaka soruyoruz. Onların cinselliğe bakışlarını anlamaya, cinsel mitlere bağlı oluşan korkuların gün ışığına çıkarmalarına yardımcı oluyoruz diyor. Biz de kadınların en sık bahsettiği konulardan derlenen mit leri 14 başlık altında topladık…

Tüm fiziksel yakınlaşmalar cinsel birleşmeye gider…
Bu yanlış inanış, Erkekler her zaman seks ister kadına sadece ve sadece seks için yakınlaşır düşüncesinin devamıdır ve sağlıksız bir yaklaşımdır. Oysaki her yaklaşma cinsel birleşme ile sonuçlanmak zorunda değildir.

Sevişmeyi sadece erkek başlatır ve erkek yönetir
Cinsellikle ilgilenen kadının kötü kadın olduğu düşünülür. Kadın bu damgayı yememek için partneriyle yatağa girdiğinde seksi başlatanın erkek olmasını bekler. Bu tamamen toplumda kadına ve erkeğe yüklenen rollerin devamı olan bir düşüncedir. Yani kadına annelik rolü benimsetilirken erkeğin seksle daha fazla ilgilenmesi beklenir. Ancak seks ne erkeğin ne de kadının tekelindedir. Seks eğer iki kişi arsında yapılan bir eylemse iki kişinin de aktif olması gerekir ve bu her iki tarafın cinsellikten daha da zevk almasını sağlar.

Gerçek erkek,cinsel birleşme sırasında partneri tatmin oluncaya kadar boşalmadan durabilen erkektir!
Bu mit, bir erkek partnerini seviyorsa onunla birlikte olduğunda sertliği kolaylıkla sağlayabilir ve istediği kadar uzun süre devam eder gibi yanlış bir inanıştan kaynaklanıyor. Aslında erkek eşittir penis diye düşünülüyor. Ancak erkeğin de etten kemikten bir insan olduğu unutuluyor. Her erkek sertleşme sorunu yaşayabilir.Ama bu eşini sevmediği anlamına gelmez. Bu sürekli devam eden bir durumsa arkasında farklı bir sağlık sorunun yatıp yatmadığı araştırılmalıdır.
Seks sadece üreme amaçlı olmalıdır
Kadınlarda erkekler de böylesine bir yanlışın içine düşebiliyor. Sırf bu düşünce yüzünden anne olduktan sonra eşinden uzaklaşan erkekler de var. Kadınlarda bu düşünce çok daha fazla hakim.Kadınlar,anne olduktan ya da menopoza girdikten sonra seksten tamamen uzaklaşabiliyor. Menopoz doğurganlığı sonlanması olduğu için cinsellik de biter. diye düşünüyorlar.Bazı kadınlar ise 30 yaşın seks için sınır olduğu ve bu yaştan sonra seks yapmak isteyen kadının azgın damgası yiyeceğini düşünür. Tüm bu mitler kadının genellikle doğumundan sonra cinsellikten uzaklaşmasına yol açar.

Erkek koşulsuz şartsız partnerini cinsel açıdan doyurmak zorundadır. Yoksa kadın ona karşı sevgisini yitirir.
Erkek mekanik, robotvari bir yaratık olarak görülüyor. Erkeğin cinsellik açısından performansının çok yüksek olması gerektiği düşüncesinin uzantısıdır bu yargı Genelde seks esnasında erkeklerin mantık ve duygularının devre dışı kaldığı düşünülür. Ancak bu düşünce de en az diğerleri kadar yanlış.

Sevişme doğal ve kendiliğinden olmalıdır. Sevişme sırasında konuşmak bunu bozar
Kadın bu konuda hiç konuşmak istemez ve erkeğin de kendisinin ne istediğini hiç konuşmadan bilmesini ister. Hatta bazı eşler kaç yıllık eşim, tabii ki benim ne istediğimi bilmeli inancına sahiptir. Kadın, karşıdaki insanın falcı gibi davranmasını ister. Oysa kimse kimsenin aklından geçeni okuyamaz. Sevişme aynı zamanda tek kişinin sorumluluğunda olan bir şey değil, bir süreç, bir alışveriştir.

Gerçek erkek, sertleşme sağlamak için uyarılmaya ihtiyaç duymazErkeğin her an sekse hazır olduğu inancı vardır. Erkekler mekanik bir yaratık olarak algılanır. Yalnızca kadınlar değil kendini böyle addeden erkekler de var. Bu çok yanlış bir inanış.

Kadının cinsel doyuma ulaşması için sertleşmiş bir penis şarttır.
Cinsel birleşme için penisin çok sert olması gerektiği zannedilir. Oysa penisin vajina içine girmesi için gerekli sertlikte olması yeterlidir. Ancak ereksiyon durumunun yaşandığı durumlarla bu olay karıştırılmamalıdır. Hakim olan sevişmek mutlaka birleşme ile sonuçlanmalıdır düşüncesinin aksine eşlerin birbirine dokunması okşaması hatta bu yolla tatmine kadar gitmesi sevişmenin bir parçasıdır. Cinsellikte yüzde yüz birleşme şart değildir. Bu iki tarafın oluruna kalır bir durum.

Cinsel başarısızlığın sonu felakettir.
Erkeğin cinsellik açısından çok iyi performansa sahip olması gerektiği düşünülür. Toplum erkeğe cinsellik açısından çok fazla yük veriyor, erkek de bunu kabulleniyor. Bu durumda eğer cinsellikte başarısız olursa bu felaket olarak değerlendiriliyor.

Kadın seks esnasında pasif olmalıdır.
Cinsellik erkek dünyasına ait bir eylem olarak algılanır. Bu düşünceye göre kadın cinsellikle ilgilenmemelidir. Bu yüzden cinselliği kadın değil erkek yönetmelidir. Bu düşünceye göre cinsellik, kadına uygulanan bir eylemdir ki tamamen yanlıştır.

Seks esnasında penisin sertleşmemesi veya oluşan sertliğin kaybı erkeğin partnerini çekici bulmadığı anlamına gelir.
Eğer erkekte cinsel bir bozukluk varsa penis sertleşmeyebilir. Mutlaka eş ile bağdaştırılmamalı. Hatta bazen sertleşme sorunu olan erkekler bunun altında fiziksel bir sorun yatabileceği gerçeğini kabul etmez ve bunu test etmek için başka kadınlarla birlikte olmayı denerler. Oysa erkeğin yaşadığı günlük sıkıntılar bile böyle bir soruna yol açabilir.

Gerçek erkek cinsellikle ilgili her fırsatı değerlendirir.
Bu yanlış inanışta erkek önüne gelen her kadınla her an birlikte olabilir düşüncesi hakim. Oysa cinsellikte doğru zaman, doğru kişi,doğru yer önemlidir. Bunlardan biri eksikse sorun yaşanır.!erkek eşittir seks düşüncesi tamamen silinmeli.

Cinsellik beyinde değil burunda

Kadın ve erkeğin cinsel davranışlarındaki farkın, beyinden değil burundan kaynaklandığı öne sürüldü. Nasıl mı? Farelerin burnunda bulunan küçük bir organın, dişi ve erkeği farklı cinsel davranışlara yönlendirdiği tespit edildi.

İngiliz Nature dergisinde yayınlanan araştırmaya göre Amerikalı bilim adamları, genetik yöntemle burundaki organı devre dışı bırakan TRPC2 geninden yoksun fare ürettiler. Bu minik organda, sinirlerde cinsel tepki ve saldırganlığı tetikleyen temel bazı kokuları algılayan sayısız hücre bulunuyor.
Deneyler şaşırtıcı
Bilim adamları, genleriyle oynadıkları farenin çok farklı davrandığını hayretle gördüler. Erkek fare, dişilerin havaya kaldırdığı kalçalarını koklayarak ve güçlü çığlıklar atarak arkalarından koşturuyordu. Araştırmacılar, genetik değişime uğramış farenin yaptıklarını kontrol etmek için normal bir farenin burnundaki organı ameliyatla aldılar ve onun da aynı şeyi yaptığını gördüler.

Cinsel farklılıkların nedeni buymuş
Deney, kadınlar ile erkeklerin neden farklı cinsel davranışlar gösterdiğini anlamak açısından yararlı oldu. Burundaki sözü edilen organ sayesinde kadınların cinsel dürtülerinin bastırıldığı anlaşıldı.

Cinsel yaşamdaki tehlikeler

Kadınların cinsel hayatlarında partner sayısının artması, rahim ağzı kanserine yakalanma olasılığını yükseltiyor. Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr.

Bülent Gülekli, cinsel yaşamda eş sayısının artmasının, sağlık açısından olumsuz etkileri bulunduğunu söyledi. Bu durumun rahim ağzı kanserine yakalanma riskini artırdığının bilinen bir gerçek olduğunu kaydeden Prof.

Dr. Gülekli, AIDS, Hepatit B, Hepatit C ve benzeri cinsel temasla bulaşan hastalıkların da partner sayısındaki artışa paralel olarak risk oluşturduğunu anlattı.

Koruyucu önlem şart
Prof. Dr. Gülekli, bu hastalıkların bulaşma tehlikesini ortadan kaldırmak için çiftlerin mutlaka koruyucu önlemlere başvurmaları gerektiğini bildirdi.

Gençlerde daha fazla
Bu arada ABDde yapılan bir araştırma, 15 yaşındaki gençlerin yüzde 25 en fazlasının, cinsel ilişki deneyimine sahip olduğunu ortaya koydu. Birçok lise öğrencisinin, kürtajı yaptırdığı, cinsel temasla bulaşan tehlikeli

Bronzlaşmak anne karnındaki bebeğe zararlı

Küresel ısınmanın etkisiyle artan sıcak havanın ve ozon tabakasının delinmesiyle birlikte ultraviyole ışınlarının zararlarının arttığına işaret eden Şatıroğlu, anne adaylarının güneş ışınlarının dik geldiği 11.00-16.00 saatleri arasında güneşlenmemeleri gerektiğini söyledi.

Şatıroğlu, hamilelik döneminde ciltte oluşabilen lekelerin, güneş ışınlarının etkisiyle daha da artabileceğini de belirterek, sıcak havanın, vücut ısısının artmasına bağlı olarak, anne adayında yüksek tansiyon, susuzluk, bunalma, bayılma gibi etkiler yapabileceğini söyledi.

“GEBELİĞİN İLK 3 AYINDA SOLARYUM RİSKLİ”
Solaryumun, bebek üzerinde olumsuz etkileri olup olmadığı yönünde araştırmalar yapıldığını ancak kesin bir sonuç alınamadığını ifade eden Şatıroğlu, “Solaryum esnasında maruz kalınan ultraviyole ışınlar, anne karnındaki bebeği doğrudan etkilemez. Ancak özellikle gebeliğin ilk üç ayında, vücut ısısını artıracak eylemlerden kaçınmak gerekir. Bu kritik dönemde vücuttaki aşırı ısınma bebekte bazı olumsuzluklara sebep olabilir” dedi.

Şatıroğlu, gebeliğin ilk 3 ayında, bebeğin kol bacak gibi uzuvları ile organları oluştuğu için bu dönemde her türlü olumsuz etkisi olabilecek şeylerden kaçınılması gerektiğini vurguladı. Şatıroğlu, “Aşırı ısıya maruz kalan gebelerde, doku kanlanması değişmesiyle birlikte belirli bir ısı düzeyinin üzerine çıkılabilir. Bu da bebek için bir risk faktörüdür, anomali gibi istenmeyen sonuçlar olabilir” diye konuştu.

“BRONZLAŞTIRICILAR BEBEĞE ZARAR VERİYOR”
Güneş ışınlarının yararları kadar zararlarının da göz ardı edilmemesi ve güneşe çıkmadan önce yüksek koruma faktörlü ürünlerin kullanılması gerektiğini belirten Şatıroğlu, “Kemik yapımına yardım eden vitamin D’nin üretimi, hastalık yapan mikropların yok edilmesi ve insan psikolojisine olumlu etkileri ile güneş ışınlarının yaşamsal gerekliliği tartışılamaz. Ancak yüksek risk grubunda olan gebelerin ve bebeklerin, güneşin doğrudan geldiği saatlerde açık havada olmaması gerekmektedir” dedi.

Şatıroğlu, koyu bir tene sahip olmak için bronzlaştırıcı kullanılmasının da anne adayları için uygun olmadığını vurgulayarak, “Bronzlaştırıcı tabletler bebek üzerinde toksik etki oluşturduğu için kesinlikle kullanılmamalı” diye konuştu. Özellikle gebeliğin ilk 3 ayında kullanılması halinde, bebekte gelişim anomalliklerinin görülebileceğine dikkat çeken Şatıroğlu, “Bronzlaştırıcıların, gebeliğin ilerleyen dönemlerinde de kullanılması doğru değil. Bunların içerisindeki maddelerin, bebek dokularında birikme ihtimali yüksektir. Bu da yine bebekte gelişim anomalilerine ve çeşitli sağlık sıkıntılarına neden olmaktadır. Bunun sebebi de plasentanın geçirgen bir yapıya sahip olmasıdır” dedi.

Apandist

Apandisit vücudumuzun neresindedir ?
Apandisit körbağırsağın solucana benzeyen uzantısıdır. 7.5 cm. ile 12,5 cm. kadar uzunlukta, kalın bağırsak başlangıcının altında, karnın sağ kısmındadır. Normal zamanlarda bir kurşun kalem kalınlığındadır.

Fonksiyonu nedir ?
İnsanlarda hiçbir fonksiyonu yoktur ve hayvanlardan insanlara kalmış bir organ olduğu tahmin edilir.

Apandisit hastalığı nedir ?
Apandisit, apandisitin etrafının iltihabıdır. Etrafına yayılan ilti­haplanma bütü jtı bünyeye bulaşır. Kötü iltihaplanma hallerinde apandisit iltihapla dolabilir. İltihaplanma, apandisit duvarının dı­şına yayıldığı zaman kangrenli olmaya yüz tutabilir ve apandisiti patlatabilir.

Apandisit neden ileri gelir ?
Apandisit bakterilerden ileri gelen iltihapları veya sertleşmiş bir cerahat parçasının apandisite kan akımını durdurmasından ve bu­radaki kan damarlarınım tıkanmasından ileri gelebilir.

Apandisit hastalığı ne kadar yaygındır ?
Antibiyotik çağından önce karın bölgesindeki ameliyatların en yaygın olanlarından biri apandisitti. Bugün apandisit halleri çok da­ha az görülmektedir. Apandisite genellikle 20, 30 ve 40 yaşlarında­ki kişilerde rastlanılır. Çocuklarda ve gençlerde de apandisit görüle­bilir. Üç yaşından daha ufak çocuklarda ise bu hastalığa pek nadi­ren rastlanılmaktadır.

Apandisit vakaları azalmakta mıdır ?
Evet. Açıklaması mümkün olmayan nedenlerden günümüzde, yir­mi otuz yıl öncesine göre apandisit vakalarına çok daha az rastlanmaktadır.

Apandisit meyve çekirdekleri veya çiklet gibi cisimlerin yutulmasın­dan ileri gelebilir mi ?
Hayır.

Apandisit bir aile hastalığı olabilir mi veya kalıtımla geçebilir mi ?
Hayır.

Hangi tür apandisitler vardır ?
a. Had apandisit. Bu tür apandisit genellikle karın krampları, baş dönmesi veya kusma, karının sağ alt kısmında hissedilen bir sancı ile kendisini gösterir. Bu belirtiler aniden ortaya çıkabilir veya birkaç saat içerisinde yavaş yavaş oluşabilir.
b. Tekrarlanan apandisit. Bu hafif apandisit belirtileri ile kendisi­ni gösterir, derhal ortadan kaybolur ve birkaç ay veya birkaç yıl sonra yeniden meydana gelebilir.

Bir insan kendisinde apandisit olabileceğini nasıl anlayabilir ?
Karındaki kramplardan, baş dönmesi ve kusma hallerinden ve kar­nın sağ alt kısmında duyulan sancıdan bir kişi apandisitten şüphelenmelidir. Bu belirtiler birkaç defa devam edebilir ve gittikçe şid­detlenebilir. Nabız artışında artış ve hafif ateş de olabilir. İştahsızlık ve kabızlıkta çok kez apandisit belirtilerindendir.

Karın ağrıları için müshil ne zaman verilmeli ?
Hiçbir zaman. Yapılabilecek en tehlikeli şey müshil vermektir. Bu, apandisitin patlamasına neden olabilir.

Karın ağrıları başlarsa lavman yapılmalı mıdır ?
Hayır. Ancak doktor hastayı muayene ettikten sonra bunun yapıl­masının gerektiğini bildirdiği takdirde lavman yapılabilir.

Apandisit teşhisi yapıldıktan sonra ameliyat yapılması derhal gerekli midir ?
Evet, had apandisit çok az vakada kendi kendiliğinden geçer ve çok kez iltihaplanma hali patlamaya veya «peritonit» e neden olabilir.

Apandisiti önlemek için bir çare var mıdır ?
Hayır.

Apandisit fazla yemek yemekten ileri gelebilir mi ?
Hayır.

Apandisit teşhisi için ne gibi laboratuar testleri yapılır ?
Kan tahlili yapılır. Had apandisit hallerinde beyaz han hücreleri (lökositler) genellikle normalin üzerinde bulunur.

Apandisit hali görüldü mü ne kadar bir süre içerisinde hasta ameliyat edilmelidir ?
Birkaç saat içerisinde.

Apandisit patladığı zaman ne meydana gelir ?
Apandisitten fışkıran cerahat karın boşluğuna dolar ve peritonite sebep olur. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

Bir had apandisit hali buz keseleri kullanılmasıyla tedavi edilebilir mi ?
Hayır. Ancak bazı hafif vakalar hiçbir tedavi görmeden iyileşebilir.

Hafif bir vaka kendi kendine iyileştiği takdirde daha sonra yeni bir krizin gelmesi için, bir meyil var mıdır ?
Evet. Sonradan gelecek olan halin ilkinden çok daha ciddî olması mümkündür.

Apandisit ameliyatsız tedavi usulüyle iyileşebilir mi ?
Bazı nadir vakalarda apandisit büyük dozlarda antibiyotik ilâçla­rın verilmesiyle tedavi edilebilir. Ancak bu iyi bir tedavi usulü ola­rak görülmeyip ameliyattan daha büyük tehlikeler taşır.

Apandisitin en iyi tedavi yolu nedir ?
Apandisitin ameliyat yoluyla çıkarılması.

Apandisit ameliyatı ne derece ciddî bir ameliyattır ?
Erken yapılan” bir apandisit ameliyatı hiçbir ciddiyet taşımaz. Eğer ameliyat patlayan bir apandisitten peritonit olan bir hastaya yapıl­maktaysa o zaman bu, ciddî bir ameliyat sayılır.

Apandisit ameliyatı ne kadar sürer ?
Komplikasyon olmayan bir hastaya yapılan ameliyat ancak beş-on dakika sürer. Komplikasyon göstermiş bir vakada, ameliyat bir iki saat kadar sürebilir.

Apandisit ameliyatından kurtuluş ihtimali nedir ?
Günümüzün ileri operasyon ve antibiyotik çağında apandisit ame­liyatından yaklaşık her ameliyat gören hastaneden sapasağlam çıkar.

Apandisitin ne gibi komplikasyonları olabilir ?
En büyük komplikasyon peritoniti meydana getiren apandisitin patlamasıdır. Bazı tedavi olmayan hallerde apandisitten çıkan ce­rahat karaciğere karışarak karaciğer apseleri meydana getirebilir­se de bu gibi olaylara çok az rastlanır.

Apandisite yapılan ameliyatta ne gibi anesteziler kullanılır ?
Ya omurilik anestezisi, solunum yoluyla verilen siklopropan veya diazot monoksit gibi gazlar.

Apandisit ameliyatında hastanede kalma süresi ne kadardır ?
Komplikasyon olmayan bir vakada yaklaşık bir hafta. Eğer apan­disit patlamışsa hastanın hastanede birkaç hafta kalması gerekebilir.

Apandisit ameliyatında ensizyon nereden yapılır ?
Karnın sağ alt kısmından. Ensizyonlar ya eğik ya da uzunluğuna yapılır. Bunların uzunluğu genellikle beş ile on santim arasında olur.

Ensizyonun uzunluğu önemli midir ?
Kesinlikle hayır. Bazı operatörler daha uzun ensizyonlardan çalışmayı tercih etmektedirler. Şurası bilinmeli ki ensizyonlar yandan yana iyileştiklerinden dolayı bunlar uzun da olsalar, kısa da, aynı zaman süresi içinde iyileşirler.

Operasyondan önce tedavilere ihtiyaç var mıdır ?
Komplikasyon olmayan hallerde hayır. Komplike vakalarda ise ameliyat öncesi damardan solüsyonlar ve büyük dozlarda antibiyo­tik verilmesi gerekebilir. Ayrıca burundan, bağırsaklara ameliya­ta engel olabilecek sıvı ve gazları bertaraf edebilmek için bir tüp indirilmesi de gerekli olabilir.

Ameliyattan sonra özel hemşireler gerekli midir ?
Genel apandisit vakaları için hayır.

Ameliyat sonrası dönemde aşırı sancı duyulur mu ?
Hayır.

Ameliyat sonrası ne gibi tedaviler gereklidir ?
Komplike olmayan vakalarda ameliyat sonrası herhangi bir tedavi usulü gerekli değildir. Ancak, patlamış bir apandisit ameliyatından sonra sıvıların ağızdan verilmesi doğru olmadığından bunlar enjeksiyon vasıtası ile damar yoluyla verilmelidir. Ayrıca, bağırsak bölgesini boş bırakmak ve yayılmaları önlemek için burun yoluyla mideye bir lâstik boru indirilmesi gerekli olabilir. Patlama olaylarında peritoniti önlemek için büyük dozlarda antibiyotik veril­mesi gerekebilir.

Apandisit ameliyatını müteakip hasta, ne kadar zaman sonra yatak­tan kalkabilir ?
Komplike olmayan ameliyatları müteakip hasta, ameliyattan bir gün sonra yataktan kalkabilir. Peritonit hallerinde hasta yataktan günlerce, bazen de haftalarca kalkamaz.

Ameliyat yarasının kapanması ne kadar sürer ?
Komplikasyon olmayan hallerde yara birkaç gün, en geç bir haf­ta içerisinde kapanır. Patlayan bir apandisitte dren kullanıldığı va­kalarda apandisit ameliyatı yarasının kapanması bazen haftalarca sürebilir.

Apandisit ameliyatı yarası sık sık enfeksiyona uğrar mı ?
Uğrayabilir! Çünkü enfekte olan bir organ (apandisit) bu yaradan çıkarılmış olduğundan karın duvarına çıkarıldığı sırada bulaşmış olabilmesi mümkündür.

Apandisit ameliyatından sonra yaralardan sızıntı olması tabii midir ?
Evet. Ameliyattan birkaç gün sonra pembemsi bir sıvının yarada toplanmış olduğu çok kez görülür. Operatör bunu bir kıskaçla ber­taraf eder. Bu tedavi fazla sancıya yol açmaz.

Apandisit ameliyatından sonra özel bakıma ihtiyaç var mıdır ?
Komplike olmayan vakalarda hayır.

Apandisit ameliyatından sonra sürekli yan tesirler kalır mı ?
Hayır.

Ameliyat yarası vücudu çirkinleştirir mi ?
Komplike olmayan vakalarda hayır. Ancak, enfeksiyonlu bir yaraya dren konduğu.takdirde karnın sağ alt kısmında çirkin bir yara izi kalabilir.

Apandisit çıkarıldıktan sonra bağırsak mekanizması eski fonksiyon­larını eksiksiz yapar mı ?
Evet.

Apandisit çıkarıldıktan sonra bunun tekrarlanması mümkün müdür ?
Apandisit çıkarıldığı takdirde hayır. Çok az vakalarda patlamış bir apandisite veya apandisit, operatörün erişemeyeceği bir yerdeyse ve operatör apandisiti temizlemekle yetinirse, o zaman apandisiti daha ileri bir tarihte çıkarma, lüzumu meydana gelebilir.

Apandisit ameliyatında neden bazen apandisit yerinde bırakılır ?
Çünkü bazı apandisitlerin çıkarıldığı takdirde cerahatin karın boş­luğuna yayılma tehlikesi artmaktadır. Özellikle lokal bir apse mey­dana gelen apandisit olaylarında, bu gibi durumlarda apandisit ap­sesi basit drenaj usulüyle temizlenir ve hastanın iyileşmesi temin edilir. Bu gibi hallerde hasta, sonradan kesinlikle ameliyat olmalı­dır. Çünkü apandisit içeride bırakıldığı zaman yeni apandisit cera­hati hallerinin olması devamlı bir tehlike olarak kalmaktadır.

Bu gibi hallerde apandisit yerinde bırakıldığı takdirde bu apandisitin sonradan çıkarılması gerekli midir ?
Evet. Esas krizden hasta kendine geldikten sonra en az altı ile on hafta arası apandisin çıkarılması için operatöre başvurması gereklidir.

Bir kadın apandisit ameliyatı olduktan sonra gebe kalmasında bir mahzur var mıdır ?
Hayır yoktur.

Apandisit ameliyatından sonra özel perhizler gerekli midir ?
Hayır.

Apandisit ameliyatından sonra yaranın sızlaması normal midir ?
Evet. Bu yarada sancının haftalarca duyulması normaldir.

Komplike olmayan bir apandisit ameliyatından sonra aşağıdaki şey­ler ne kadar süre içerisinde yapılabilir ?
Banyo => Yara kapanır kapanmaz.

Sokakta yürümek => Yedi ile on gün arası

Merdiven çıkıp inmek => Yedi ile on gün arası

Ev işleri yapmak => Üç ile dört hafta arası

Otomobil kullanmak => Üç ile dört hafta arası

Karı-kocalık ilişkileri => Üç ile dört hafta arası

Göreve dönmek => Üç ile dört hafta arası

Bütün normal fizikî faaliyetlere yeniden başlamak => Altı ile sekiz hafta arası

Ağız kokusu ve Nedenleri

Ağız kokusunun çeşitli nedenleri vardır. Çoğunlukla fena ağız kokusunun sebebi 90 oranda ağız içi kaynaklıdır. Diğer sebeb ise mide-barsak yada üst solunum yolu rahatsızlıklarıdır.Bunlara ilaveten özellikle çocuklarda barsak parazitlerine bağlı daha çok sabahleyin gözüken ağız kokusu oluşabilir.

Bazı sistemik hastalıklardda da diabet gibi fena koku görülmektedir.

Ağız içi kaynaklı kokunun sebebleri başlıca
1-kokulu yiyecekler
2-diş çürüğü
3-periodontaldişeti ve çevre kemik dokusuhastalıklar
4-sürekli ağız kuruluğu
5-tütün kullanma
6-yetersiz ağız hijyenikötü bakım

Dişhekiminiz size ağız kokusunun sebebinin belirlenmesinde yardımcı olur eğer sebeb ağız içi kaynaklı ise bu sorununuzun giderilmesinde gerekli tedavi planlamasını yapar.

Kötü Kokuyu neler yapar

Yediğimiz gıdalar solunumumuzu etkiler ,özellikle soğan sarımsak gibi yiyecekler kan dolaşımımıza geçerler,oradan akciğerlere transfer edilir ve nefesimizle dışarı atılır.
Diş fırçalama ,dişipi kullanımı ve ağız gargaraları ,sakız çiğneme kokuyu sadece geçici olarak maskeler.Vücut gıdayı elimine edene kadar koku kalır.Diet yapanlarda düzensiz yemek yemeğe bağlı olarak fena ağız kokusu olur.

Düzenli ağız bakımı olmazsa,gıda artıkları dişler arasında ,dilin ve dişetlerinin üstünde
birikerek ağızda kalır ,belli bir süre sonra kokuya sebeb olur.Protezlerinde iyi temizlenememesi fena kokuya sebeb olur .
Periodontal sağlığın bozulduğunun en önemli habercisi de fena ağız kokusudur.

Ağız kokusu
Ağızdaki çirkin kokuya kısaca ağız kokusu veya halitosis denir.Tıp tarihinde halitosis?e ait ilk yazılı belgeler 8. yüzyılda Mohammedan okuluna aittir ama muhtemelen insanlar ağız kokusundan daha eski tarihlerden beri yakınmışlardır. Bu belgelere göre ağız kokusunun tedavisinde gümüş kullanılmaktaydı.

Ağız kokusunu bir hastalık olarak tanımlamak zordur. Her sağlıklı bireyin sabah uyandığında ağızında çirkin bir koku bulunabilir. Bu sebeple kantitatif ölçümler yapılmadan fizyolojik ve patolojik ağız kokusu arasına keskin bir sınır koymak her zaman mümkün olmayabilir.

Patolojik ağız kokusu günümüzde medeni toplumlar da dahil olmak üzere oldukça yaygındır, aynı zamanda sosyal bir incinme sebebidir. Psikolojik sorunları beraberinde getirir. Ağız kokusunun sebep olduğu sosyal problemler biyolojik problemlerden daha fazladır. Hatta eğer ağız kokusu sosyal bir problem yaratmasaydı belkide bir hastalık olarak görülmeyecek, tedavisi için emek ve gayret sarfedilmeyecekti. Ağız kokusundan yakınan bireyler sosyal yaşantılarında kendilerine olan güvenlerini kaybedebilirler. İnsanların kendine olan güvenlerini artırmak amacıyla Japonya?da bir dişhekimleri odası, 2002 yılında ağız kokusunu engellemek için lokal bir kampanya düzenlemiştir. Taşınabilir bir halitometre, eğitim programı ve gönüllü dişhekimleri uygulamaya dahil edilmiştir. Katılım 70 civarında olmuştur.

Önbilgi: Koku, volatil uçucu ve aromatik kokulu kimyasal maddelerin, buharlaşma yoluyla havaya karışan moleküllerinin, difüzyon yolu ile yer değiştirerek, burundaki koku sinirinin N. olfactorii uçlarına varması ile algılanır. Bu sinir uçları, burun üst measındadır ve aromatik kimyasal molekül ile uyarıldığında elektriksel sinyaller üretir. Bu sinyaller merkezi sinir sisteminde integratör merkezlere ulaştığında ?koku? olarak algılanır / tanımlanır. Serebral patolojilerin bir kısmında hasta hiç koku alamayabilir anozmi, pek az koku alabilir hipozmi, her kokuyu abartılı olarak algılar hiperozmi, sadece kendisinin duyabildiği aslında olmayan bir kokuyu algılayabilir psödozmi. Bazen burun mukozasının infeksiyonlarında da benzer durumlar görülebilir. Bu sebeple ağız kokusuna sadece dişhekiminin değil, kulak burun boğaz ve nöroloji hekimlerinin de müdahalesi gerekebilir.

Etyoloji
Ağız kokusunda altta yatan sebep çoğunlukla dil papilleri arasına yerleşen proteolitik anaerop bakterilerin oluşturduğu volatil sülfür bileşikleri VSB dir. Tanımlanmış birçok VSBvardır fakat en sık rastlananları hydrogen sulfide, methyl mercaptan ve dimethylsulfide?dir. Bunlar bakterilerin ürettikleri çirkin kokulu uçucu gazlardır. Sebebi ne olursa olsun psikosomatik olanlar hariç, halitosis kaynağını genellikle bu VSB?nden alır. Bu maddelerin dil sırtındaki konsansantrasyonlarını ölçmek için ticari aygıtlar geliştirilmiştir. Bunlar basitçe gaz kromotografisi ile çalışan sulfit detektörleridir ve halitometre adını alır. Bu cihaz ile fizyolojik ağız kokusu bulunan bireylerde yapılan ölçümlerde yaklaşık olarak dil ucunda 0.006 µM, orta kısımda 0.4 µM ve dil kökünde 1,6 µM VSB konsantrasyonu bulunur. Halitosis yakınması olan bireylerde bu konsantrasyonlar çok daha yüksek bulunur. Dil ucundan, dil köküne doğru gidildikçe VSB konsantrasyonu artar.
Makale
Ağız kokusu insanlarda çok büyük güvensizlikler yaratır. Nedense birçok insan sebebini yanlış yerde tahmin ediyor. Bu nedenle de çoğu zaman yanlış çözümlere hatta antibiyotik gibi riskli önlemlere yelteniyorlar. Oysa evlerindeki imkanlarla çok daha kolay ve basit çözümler bulabilirler.

Kozmetik sektöründe iyi para kazanılanalanlardan biri de kötü nefes kokularına karşı olan ürünlerdir.

ABDdeki yıllık tüketim sadece ağız suları için 740 milyon dolar civarında ve nane şekeri veya ağız spreyleri gibi ağız koku

dispenserleri için de yaklaşık 625 milyon dolar para harcanıyor Almanyada ise bu rakamlar üçte bir civarında olduğu tahmin ediliyor. Türkiyede özellikle bir diziden sonra bu ürünlere yönelik satışlar patlamış durumda, ancak kimse rakam vermek istemiyor.

Halitoz ile ilgili, yani ağız kokusu sorunu ile bilim adamları ancak son yıllarda yoğun olarak ilgilenmeye başladılar ve bu nedenle de bu konu hakkında sanıldığından fazl önyargı bulunmakta. Amerikada telefonda yapılan anketlerde ortalama her ikikişiden birinin pahalı efes temizleyici sprey ya da ağız suları kullanığı ortaya çıktı. Güncel araştırmalar da gösteriyor ki, sadece yüzde 23lük bir kesim arada sırada kötü bir ağız kokusuna sahip oluyorlar. Üstelik bu durumda sadece, ağır baharatlı bir yemekten ya da kahvaltı yapılmadan sabahın erken saatlerinde oluyor.

İnsanların sadece 6sı sürekli ağız kokusu sorununu yaşıyor. Bu bilgiler ışığında gerçekten doktora gitmeden ya da kendi imkanları ile ağız kokusunakarşı önlemler almaya başlamadan önce gerçekten ağız kokusu sorununun var olup olmadığını iyi tespit etmek lazım. Bunu tespit etmek te hiç te zor değil. Size çok yakın olan eşinize de sorabileceğiniz gibi, çok yakın bir dostunuzun da bu konu da fikrini alabilirsiniz. Tam bir netice almak isteyenler ise: Bir kaç yıldır gaz kromatograflar ve özel sülfit monitörleri var. Bunlar nefesin yapısını kesin olarak gösterebiliyorlar. Ancak bu aygıtların yaygınlığından bahsetmek pek mümkün değil.

SEBEPLERDEN BİR TANESİ: DİLDEKİ TABAKA
Ağız kokusuna sebep olan faktörler arasında çoğu zaman vücudun hazm etme mekanizmasındaki sorunlardan kaynaklandığını düşünülüyor ve önlem olarak da bağırsak temizleyici maddeleri terapi olarak kullanmaya kalkışıyorlar. Yine bir başka kesim ise, dişlerin ağız kokusunun sebebi olduğunu düşünürler ve pahalı elektronik hijyen aletleri almaya kalkışırlar.

Ancak gerçek şu şekildedir: Vakaların 90ında ağız kokusu gerçekten ağızdan kaynaklanıyor ve müsebbihi orada duruyor. Tel Aviv Üniversitesinden Prof. Mel Rosenberg bunu belirttikten sonra ana faktörlerin de dilin arka kısmında yuvalandığını vurguluyor.Bu tabaka tükürük tarafından tam olarak temizlenemiyor diyor. Üstelik ufak buruşukluklar arasında da rahatça bakteriler yerleşebiliyor. Besin açısından da dilin arka kısmı çok uygun bir ortam oluyor nikroplar için.

Zira bu kısma sadece yemek artıkları gelmiyor, aynı zamanda nefes borunlarından gelen sekret sıvıları da buraya düşüyor. Bu kesintisiz besin kaynağını mikroplar örneğin çürümüş yumurta kokusuna sülfirik hidrojene dönüştürüyorlar. Ya da ayak ayak kokusunu hatırlatan izo valeryan asitine ve hatta hayvan kadavlarında bulunan kadaverine dahi dönüştürebiliyorlar.

İlk bakışta bunları okuduktan sonra dilin arka kısmındaki bu bakteri istilasına karşı antibiyotik kullanımı mantıklı gelebilir. Oysa bu erapi bir çok sorunu da beraberinde getiriyor. Bu ilaçlar sadece kısa süreli olarak dildeki tabakayı gideriyor ve ayrıca radikal etkisiyle de orada bulunan mantarlarınakteriyel karşıt maddelerini de yok ediyor. Sonuç: dil tamamen yoğun bir mantar tabakasıyla kaplanıyor. İşte bu noktadan sonra işler ciddileşiyor diye ikaz ediyor Dr. Rosenberg.

Ağız suları bakım antibiyotiğe göre daha az risk barındırsa da, sonrasındaki etkisi ve efekti de ona göre pek yok eterik yağların, da örneğin çok sevilen nane yağı gibi etkisi fazla abartılıyor.

DOĞUDAKİ GELENEKLER
Ağız kokusuyla ilgili tecrübe edilmiş bakımların sonucunda uzak doğudaki insanlar, yüzyıllardır uyguladıkları yöntemi, yani dişleri fırçalarken dilin arka kısmını da fırçalamayı uyguluyorlar. Onlarca klinik araştırma, bu geleneği zengin metodun başarılı olduğunu görsteriyor. . Bu araştırmalara göre daha ilk fırçalamadan sonra tabakanın büyük bir kısmı kayboluyor. Dilin düzenli olarak temizlenmesi, tükürükte tabaka oluşturucu bakterilerin sayısını da ciddi miktarda düşürüyor diyor Dr. Rainer Seemann.Günlük olarak bir veya iki dakika yeterli geliyor. Ancak dilin arka kısmında yaralanmalara neden olacak kadar da bastırılmaması gerekiyor. Daha detaylı temizlik yapmak isteyenler eczanelerden bir dil temizleyici de alabilirler. Bunların en basit olanı esnek ve aromalandırılmış suni bir şerit şeklinde bir kıvrıma dönüştürülüyor ve kenarları ile de dilin üstünden geçiriliyor. Dilin ucundan tutuluyor ve şerit ileri geri hareket ettiriliyor.

Yine uzak doğudan gelen bir metod da antep fıstığı ağacının sakızını çiğnemek. Sakızı çiğnemek sadece ağız salgılarını gaçirmekle kalmıyor aynı zamanda ağızdaki bir takım bakterileri de öldürüyor. Bu ağacın sakızına ulaşamayanlar normal sakız da çiğneyebilirler. Antbiyotik etkisi olmamasına rağmen ağız salgısını harekete geçiriyor ve birçok mikrop ta gideriliyor.

Klorofil drajeleri ve yeşil çay da bu konu da yardımcı olabilir. Bunun dışında: düzenli kahvaltı yapın, çünkü iyi bir kahvaltı ağızı temizliyor ve ağız salgısını harekete geçiriyor. Ağzın kurumasını önlemek için de burundan nefes alıp vermeye çalışın. Bir de çok ağır olmadığı sürece bu ağız kokusunu abartmayın, çünkü vücudun daha salgıladığı nice koku vardır.

Pamukçuk Hastalığı

Pamukçuk hastalığı nedir ?
Genellikle bebeğin doğumunun ilk haftasının sonunda kendisini gösteren bir dil ve ağız hastalığıdır.

Pamukçuk hastalığı neden ileri gelir ?
Mantar veya mantar sınıfından ilkel bir bitkiden ileri gelen bir hastalıktır.

Bu mantar nereden gelmektedir ?
Genellikle vajinasında hafif bir mantar hastalığı bulunan anneden. Çocuk rahimden çıkarken bu mantarla enfekte olur. Mantarın gelişmesi yaklaşık bir hafta sürer. Hastalık, ayrıca enfekte olan bir çocuğun kullanmış olduğu biberon başlıklarından da başka bir çocuğa bulaşabilir.

Pamukçuk ciddî bir hastalık mıdır ?
Hayır, çok rastlanan bir hastalıktır.

Pamukçuğun tedavisi nasıl yapılır ?
Mor kantaron (gentian violet) bir çubuğa sarılmış pamuk ile hafif hafif bebeğin ağız, dil ve damağına sürülür. Ayrıca mantara karşı bir ilâç olan «Nystatin» yine bu şekilde sürülebilinir veya bebeğe yutturulur.

Pamukçuğun tedavisi uzun sürer mi ?
Hayır. Bir hafta ile on gün arası bebek tamamen iyileşir.

Pamukçuk önlenebilir mi ?
Eğer annenin vajinasında ifrazat yapan bir mantar hastalığı olduğu bilinirse, doğumdan önce tedavi edilmesiyle önlenebilinir.

Hastanelerde bebeklere ayrılan bölümde bir bebekte pamukçuk görülürse bu bebek tecrit edilmeli midir ?
Evet. Böylece hastalığın öteki bebeklere bulaşması önlenir. Hasta bebeğin bakımında kullanılan bütün kap, çatal, bıçak ve kaşıklar da ayrı tutulmalıdır.

Şizofreni

Şizofreni Nedir?
Genellikle genç yaşlarda başlayan, kişiyi gerçeklerden, dış dünyadan koparıp kendi içe kapanık dünyasında yaşatan, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen bir ruh hastalığıdır.

Eski dönemlerde kullanılan erken bunama ifadesi artık kullanılmamaktadır. Genellikle 15-40 yaşları arasında ortaya çıkar ve toplumda ortalama yüz kişiden birinde görülür. 40-45 yaşlarından sonra nadiren ortaya çıkar.

Sebebi nedir?
Sebebi kesin olarak bilinmemektedir.
· Genetik
· Biyokimyasal
· Çevresel faktörlerin rol oynayabildiği söylenebilir.

Şizofreni, genetik yatkınlık zemininde çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Genetik etki çevresel etkiden ağır basmaktadır. Şizofren birinin çocuğunda şizofreni çıkacağını söylemek doğru değildir. Bir hastanın birinci derece akrabalarında ortalama şizofreni riski 8-10 dur. Ana-babadan biri hasta ise risk 12.5-13.8, ana-babanın ikisinin de hasta olması halinde risk 35-46 dır.

Başlangıcı ve seyri nasıldır?
Şizofreni çok değişik gidiş ve sonlanış özellikleri gösterir. Sinsi ve yavaş şekilde başlayabildiği gibi, ani-birdenbire şeklinde ve her çeşit psikolojik stresle de başlayabilir. Seyri sırasında alevlenmeler gösterebilir. Bu alevlenmeler kendiliğinden veya tedavi ile yatışabilir. Bazı hastalık tabloları ise kronikleşir ve süregen bir seyir izler. Hastalık bazı insanlarda ise iyileşmeler ve tekrarlanmalarla devam edebilir. Kimi hastalarda da az çok, hatta tamamen iyileşme söz konusu olabilir. Hastaneye yatarak tedavi edilmiş hastalar, sürekli ilaç kullanmış olsalar bile, yaklaşık 35-40 ı ilk yıl içinde ikinci bir nöbet gösterebilirler. Nöbet sayısı arttıkça kronikleşme ihtimali artar. Hastalığın gidişi ve sonlanışını önceden kestirmek hemen hemen imkansızdır. Yıllarca ağır şizofrenik durumda olup da normale yakın sosyal ve iş uyumu yapabilecek kadar iyileşenler az değildir. İzleme çalışmaları şizofreniklerin en az 30-40 ının orta ve iyi derecede düzeldiklerini, aile, iş ve sosyal uyum yapabildiklerini göstermektedir.

Belirtileri Nelerdir?
Şizofreni için tipik sayılacak bir belirti yoktur. Hasta görünümü, konuşması, kendini ifade etmesi, düşünce ve davranış problemleri ile kendini belli eder.
· Önemli hasta grubunda belirgin ilgisizlik, donukluk ve vurdumduymazlık söz konusudur.
· Kendilerine bakımları azalır ve tuhaf giysiler içinde görülebilirler.
· Konuşma bazen anlaşılır olabilirken, bazen de dağınık, belirsiz ve tutarsızdır. Gereksiz ayrıntılar, kelime uydurmalar ve ses olarak birbirini çağrıştıran kelimelerle dolu olabilir.
· Darmadağınık, tuhaf, tekrarlayan hareketlerin yapılması ve kendisine veya başkalarına yönelik saldırgan davranışlar şeklinde davranış problemleri yaşanacağı gibi, davranış hiç hareket etmeme, devamlı bir noktaya bakarak hiç konuşmama veya her şeye karşı çıkma şeklinde de ortaya çıkabilir.
· Bazı şizofrenler önemli düşünce bozuklukları yaşarlar. Başkaları tarafında takip edildiklerine, öldürüleceklerine, kendilerine kötülük yapılacağına gerçekten inanabilir, dışarı çıkmaktan korkar ve kendilerini eve kapatabilirler. Çevrede olup biten her şeyi kendileri için yorumlarlar. TV den, radyodan mesajlar aldıklarına, düşüncelerinin okunduğu, yayınlandığı ve çalındığını iddia edebilirler.
· Şizofrenide çoğu hasta sesler duyabilir. Bunlar genellikle olumsuz sözler, küfürler, komutlar, yaptığı eylemleri tanımlayıcı seslerdir. Hastalar bu seslere cevap vererek karşılarında biri varmış gibi konuşurlar. Zaman zaman da gözlerinin önüne çeşitli görüntüler geldiğini ifade edebilirler.

Seyrini etkileyen faktörler nelerdir?
· Erken başlayan, sinsi ve yavaş ilerleyen, başlaması için bir sebep bulunmayan, ailesinde genetik yüklülüğü bulunan, hastalık öncesinde içine kapanık olan, bekar olan hastaların seyri genellikle kötüdür.
· Hastalık öncesi kişinin sosyal becerileri gelişmiş durumda ise okul, aile ve mesleksel konularda iyi durumda ise hastalığın gidişi ve sonucu daha iyi olacaktır.
· Toplumda, ailede ve hastanın kendisinde beklentiler düzeyi yüksek olduğu oranda hastalığın seyri kötüleşmektedir.
· Gelişmekte olan ülkelerde şizofreni seyri gelişmiş ülkelere göre daha iyi bulunmuştur.
· Hastaneye yatış sayısının çok ve sürelerinin uzun oluşu durumlarında ve çok eleştirici, hastaya aşırı düşkün ve karışan ailelerde seyir olumsuzdur.
· Hastalık derin uyum bozukluğuna yol açacak niteliktedir. Beklenti seviyesi düşürülmedikçe hasta ve ailesi büyük stres altında kalmaya devam edecektir. Bu da seyri olumsuz etkileyebilmektedir.
· Tedaviye düzenli devam eden, aileleri yakın işbirliği kuran ve sürdüren hastalarda seyir daha iyi görünmektedir.

Şizofreni nasıl tedavi edilir?
Hekim kontrolünde düzenli ve uzun süreli ilaç tedavisi esastır. Burada kullanılan ilaçlara antipsikotik ilaçlar denmektedir. Son yıllarda hızla artan ilaçlarla bu hastalara eskisinden çok faydalı olunmaktadır. Bu ilaçlar bağımlılık yapmayan ve hastanın tedavisini sağlayan ilaçlardır. İlaçların uyuşturduğu endişesi, bu ilaçların uyuşturucu olduğundan değil, daha ziyade yan etkilerinden kaynaklanmaktadır. İlaç tedavisi her gün ağız yolu ile alınacak ilaçlarla yapılabildiği gibi, özellikle ilaç uyumu sağlıklı olmayan hastalarda bir-dört haftada uygulanacak depo uzun etkili iğnelerle de yapılabilir. Tedavinin etkili olmaya başlaması için yaklaşık iki haftalık süre gereklidir. Bu ilaçlar hastalık belirtilerini çoğu zaman kontrol altına alabilmekte ve kişinin insan ilişkilerini, sosyal ve mesleksel aktivitelerini düzeltebilmektedir. Ayrıca nükslere bağlı hastane yatışlarını da oldukça azaltabilmektedir.

İlaçların yan etkileri vardır!
İlaç tedavisi sırasında hem ilaçların etkinliği hem de yan etkiler açısından hastalar yakın şekilde izlenmelidir. Özellikle nörolojik denen yan etkileri hastaları oldukça rahatsız etmektedir. Bunlardan sık rastlananlar boyunda kasılma, gözlerde kayma, kişinin robot gibi olması, titreme, durduğu yerde duramama, huzursuzluk sayılabilir. Çok uzun süreli kullanım sırasında özellikle ağız çevresinde istemsiz hareketler ortaya çıkabilir ve bu durum kalıcı olabilir. Bu yan etkiler ilacın değiştirilmesini gerektirebilirler. Ayrıca ağız kuruluğu ve görme bulanıklığı gibi yan etkiler de çok rahatsız edicidir. Bu konuda hasta ve yakınlarının bilgilendirilmesi gereklidir. Sık kullanılan Akineton ilacı ise tedavi amacı ile değil, ilaçların yan etkileri için kullanılan bir ilaçtır. Özellikle hanımlarda memeden süt gelmesi ve adet kesilme problemleri gibi hormonal yan etkilere sebep olabilirler.

Yeni ilaçların özelliği nedir?
Son yıllarda kullanıma giren yeni ilaçlar, yan etkileri açısından kullanımı ve ilaç uyumunu oldukça rahatlatmıştır. Atipik antipsikotikler denen bu ilaçlar daha az yan etkiye sahip olmakta, daha az ilaç uyum sorunu doğurmakta ve yaşam kalitesini arttırmaktadır. Ancak çok pahalı olma gibi dezavantajlara sahiptirler.

İlaç kullanmama halinde ne yapılır?
İlaç kullanmayı reddetme sık karşılaşılan önemli bir sorundur. Hastalar, genellikle hastalıklarını kabul etmedikleri için ilaç kullanmak istemezler. İlaç reddi çoğu zaman yan etkilerden dolayı olur. Ancak bu böyle değilse, hastalık döneminin başlaması açısından uyanık olmalıdır. Açık hastalık belirtileri yaşayan bir hasta, ilaç kullanmayı kabul etmiyor ve hekime gitmek istemiyorsa hastaneye yatırılması gereklidir. Bu hastalar, eskiden hastanelerde uzun süre yatarlardı. Depo hastaneleri ortaya çıkmıştı. Uzun dönemler hastanenin kapalı ortamlarında kalırlardı. Artık bu anlayış tamamen değişmiştir. Birkaç haftalık bir tedaviden sonra hasta toparlanır toparlanmaz tedavisi düzenlenerek kendi ortamına gönderilmektedir.

Hocalara okutmak, muska yazdırmak fayda sağlar mı?
Çok sık karşılaşılan tedavi hatalarından biri de bu hastaların hocalara götürülmesi ya da muskalarla tedavi edilmeye çalışılmasıdır. Herkes inançları doğrultusunda çareler arayabilir. Ancak şizofreni bir beyin hastalığıdır ve bu tür tedavi arayışları hastaya zaman kaybettirmekte ve hastalığın kronikleşmesine sebep olabilmektedir. Böylece de faydalı olunabilecek hastalara kronikleşmektedir.

İlaç tek tedavi midir?
İlaç tedavisi mutlaka gereklidir. Ancak bazı hastalık tabloları elektroşok tedavisinden de çok yarar sağlayabilirler. Hastalık belirtileri kontrol altına alındıktan sonra grup tedavileri, çeşitli davranışçı tedaviler, destekleyici yöndeki yaklaşımlardan yararlınabilir. Bu tedavilerden ilacını düzenli alan hastalar faydalanabilmektedir. Kişinin iç dünyasındaki karışıklığı düzeltecek, toplum içindeki yalnızlığını kaldıracak, kaybetmekte olduğu yetenek ve becerilerini yeniden kazandıracak, bozulmuş iletişimi yeniden kurabilmesine imkan verecek tedavi yaklaşımlarının kullanılması gereklidir

Fizikî allerji

Fizikî alerji nedir ?
Sıcak, soğuk, ışın veya mekanik iritasyonla meydana gelen anor­mal bir haldir.

Fizikî alerjinin belirtileri nelerdir ?
Fizikî alerjinin iki tür tepkisi vardır: Temas tepkileri ve refleks tep. kileri. Temas tepkisi fizikî etken ile temasta ve yerde ileri gelir. Meselâ soğukla temas eden vücut kısımlarında meydana gelen kur­deşenler. Refleks tipi tepkiler vücudun temasla uzak kalan doku­larında gelişebilir: Meselâ sıcak veya soğuktan ileri gelebilecek astımatik bir kriz veya ürtiker. Tahriş edici bir maddeden dolayı ile­ri gelebilecek refleks tipi bir fizikî alerji o kadar şiddetli olabilir ki bu bayılma veya şuur kaybetme halleri meydana getirebilmek­te ve bazı hallerde denizde boğulmalara neden olmaktadır.

Fizikî allerj ilerin tedavileri hangileridir ?
Tedavi, bu tip alerjisi olan bir hastayı kısa sürelerle fakat uzun bir zaman için sıcağa, soğuğa veya başka tahriş edici bir hale maruz bırakmaktır. Hasta bu yolda tedaviyle hassas olduğu fizikî hale karşı bir derece tolerans göstermeye başlayabilir. Meselâ, hasta­nın durumuna göre yavaş yavaş soğutulan veya ısıtılan günlük banyolar hastanın soğuğa veya sıcağa karşı hassasiyetini ortadan kaldırabilir. Bazen de antihistaminik ilâçları hassasiyetin kaybol­ması için yararlı olabilir.

Şizofreni

Şizofreni Nedir?
Genellikle genç yaşlarda başlayan, kişiyi gerçeklerden, dış dünyadan koparıp kendi içe kapanık dünyasında yaşatan, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen bir ruh hastalığıdır.

Eski dönemlerde kullanılan erken bunama ifadesi artık kullanılmamaktadır. Genellikle 15-40 yaşları arasında ortaya çıkar ve toplumda ortalama yüz kişiden birinde görülür. 40-45 yaşlarından sonra nadiren ortaya çıkar.

Sebebi nedir?
Sebebi kesin olarak bilinmemektedir.
· Genetik
· Biyokimyasal
· Çevresel faktörlerin rol oynayabildiği söylenebilir.

Şizofreni, genetik yatkınlık zemininde çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Genetik etki çevresel etkiden ağır basmaktadır. Şizofren birinin çocuğunda şizofreni çıkacağını söylemek doğru değildir. Bir hastanın birinci derece akrabalarında ortalama şizofreni riski 8-10 dur. Ana-babadan biri hasta ise risk 12.5-13.8, ana-babanın ikisinin de hasta olması halinde risk 35-46 dır.

Başlangıcı ve seyri nasıldır?
Şizofreni çok değişik gidiş ve sonlanış özellikleri gösterir. Sinsi ve yavaş şekilde başlayabildiği gibi, ani-birdenbire şeklinde ve her çeşit psikolojik stresle de başlayabilir. Seyri sırasında alevlenmeler gösterebilir. Bu alevlenmeler kendiliğinden veya tedavi ile yatışabilir. Bazı hastalık tabloları ise kronikleşir ve süregen bir seyir izler. Hastalık bazı insanlarda ise iyileşmeler ve tekrarlanmalarla devam edebilir. Kimi hastalarda da az çok, hatta tamamen iyileşme söz konusu olabilir. Hastaneye yatarak tedavi edilmiş hastalar, sürekli ilaç kullanmış olsalar bile, yaklaşık 35-40 ı ilk yıl içinde ikinci bir nöbet gösterebilirler. Nöbet sayısı arttıkça kronikleşme ihtimali artar. Hastalığın gidişi ve sonlanışını önceden kestirmek hemen hemen imkansızdır. Yıllarca ağır şizofrenik durumda olup da normale yakın sosyal ve iş uyumu yapabilecek kadar iyileşenler az değildir. İzleme çalışmaları şizofreniklerin en az 30-40 ının orta ve iyi derecede düzeldiklerini, aile, iş ve sosyal uyum yapabildiklerini göstermektedir.

Belirtileri Nelerdir?
Şizofreni için tipik sayılacak bir belirti yoktur. Hasta görünümü, konuşması, kendini ifade etmesi, düşünce ve davranış problemleri ile kendini belli eder.
· Önemli hasta grubunda belirgin ilgisizlik, donukluk ve vurdumduymazlık söz konusudur.
· Kendilerine bakımları azalır ve tuhaf giysiler içinde görülebilirler.
· Konuşma bazen anlaşılır olabilirken, bazen de dağınık, belirsiz ve tutarsızdır. Gereksiz ayrıntılar, kelime uydurmalar ve ses olarak birbirini çağrıştıran kelimelerle dolu olabilir.
· Darmadağınık, tuhaf, tekrarlayan hareketlerin yapılması ve kendisine veya başkalarına yönelik saldırgan davranışlar şeklinde davranış problemleri yaşanacağı gibi, davranış hiç hareket etmeme, devamlı bir noktaya bakarak hiç konuşmama veya her şeye karşı çıkma şeklinde de ortaya çıkabilir.
· Bazı şizofrenler önemli düşünce bozuklukları yaşarlar. Başkaları tarafında takip edildiklerine, öldürüleceklerine, kendilerine kötülük yapılacağına gerçekten inanabilir, dışarı çıkmaktan korkar ve kendilerini eve kapatabilirler. Çevrede olup biten her şeyi kendileri için yorumlarlar. TV den, radyodan mesajlar aldıklarına, düşüncelerinin okunduğu, yayınlandığı ve çalındığını iddia edebilirler.
· Şizofrenide çoğu hasta sesler duyabilir. Bunlar genellikle olumsuz sözler, küfürler, komutlar, yaptığı eylemleri tanımlayıcı seslerdir. Hastalar bu seslere cevap vererek karşılarında biri varmış gibi konuşurlar. Zaman zaman da gözlerinin önüne çeşitli görüntüler geldiğini ifade edebilirler.

Seyrini etkileyen faktörler nelerdir?
· Erken başlayan, sinsi ve yavaş ilerleyen, başlaması için bir sebep bulunmayan, ailesinde genetik yüklülüğü bulunan, hastalık öncesinde içine kapanık olan, bekar olan hastaların seyri genellikle kötüdür.
· Hastalık öncesi kişinin sosyal becerileri gelişmiş durumda ise okul, aile ve mesleksel konularda iyi durumda ise hastalığın gidişi ve sonucu daha iyi olacaktır.
· Toplumda, ailede ve hastanın kendisinde beklentiler düzeyi yüksek olduğu oranda hastalığın seyri kötüleşmektedir.
· Gelişmekte olan ülkelerde şizofreni seyri gelişmiş ülkelere göre daha iyi bulunmuştur.
· Hastaneye yatış sayısının çok ve sürelerinin uzun oluşu durumlarında ve çok eleştirici, hastaya aşırı düşkün ve karışan ailelerde seyir olumsuzdur.
· Hastalık derin uyum bozukluğuna yol açacak niteliktedir. Beklenti seviyesi düşürülmedikçe hasta ve ailesi büyük stres altında kalmaya devam edecektir. Bu da seyri olumsuz etkileyebilmektedir.
· Tedaviye düzenli devam eden, aileleri yakın işbirliği kuran ve sürdüren hastalarda seyir daha iyi görünmektedir.

Şizofreni nasıl tedavi edilir?
Hekim kontrolünde düzenli ve uzun süreli ilaç tedavisi esastır. Burada kullanılan ilaçlara antipsikotik ilaçlar denmektedir. Son yıllarda hızla artan ilaçlarla bu hastalara eskisinden çok faydalı olunmaktadır. Bu ilaçlar bağımlılık yapmayan ve hastanın tedavisini sağlayan ilaçlardır. İlaçların uyuşturduğu endişesi, bu ilaçların uyuşturucu olduğundan değil, daha ziyade yan etkilerinden kaynaklanmaktadır. İlaç tedavisi her gün ağız yolu ile alınacak ilaçlarla yapılabildiği gibi, özellikle ilaç uyumu sağlıklı olmayan hastalarda bir-dört haftada uygulanacak depo uzun etkili iğnelerle de yapılabilir. Tedavinin etkili olmaya başlaması için yaklaşık iki haftalık süre gereklidir. Bu ilaçlar hastalık belirtilerini çoğu zaman kontrol altına alabilmekte ve kişinin insan ilişkilerini, sosyal ve mesleksel aktivitelerini düzeltebilmektedir. Ayrıca nükslere bağlı hastane yatışlarını da oldukça azaltabilmektedir.

İlaçların yan etkileri vardır!
İlaç tedavisi sırasında hem ilaçların etkinliği hem de yan etkiler açısından hastalar yakın şekilde izlenmelidir. Özellikle nörolojik denen yan etkileri hastaları oldukça rahatsız etmektedir. Bunlardan sık rastlananlar boyunda kasılma, gözlerde kayma, kişinin robot gibi olması, titreme, durduğu yerde duramama, huzursuzluk sayılabilir. Çok uzun süreli kullanım sırasında özellikle ağız çevresinde istemsiz hareketler ortaya çıkabilir ve bu durum kalıcı olabilir. Bu yan etkiler ilacın değiştirilmesini gerektirebilirler. Ayrıca ağız kuruluğu ve görme bulanıklığı gibi yan etkiler de çok rahatsız edicidir. Bu konuda hasta ve yakınlarının bilgilendirilmesi gereklidir. Sık kullanılan Akineton ilacı ise tedavi amacı ile değil, ilaçların yan etkileri için kullanılan bir ilaçtır. Özellikle hanımlarda memeden süt gelmesi ve adet kesilme problemleri gibi hormonal yan etkilere sebep olabilirler.

Yeni ilaçların özelliği nedir?
Son yıllarda kullanıma giren yeni ilaçlar, yan etkileri açısından kullanımı ve ilaç uyumunu oldukça rahatlatmıştır. Atipik antipsikotikler denen bu ilaçlar daha az yan etkiye sahip olmakta, daha az ilaç uyum sorunu doğurmakta ve yaşam kalitesini arttırmaktadır. Ancak çok pahalı olma gibi dezavantajlara sahiptirler.

İlaç kullanmama halinde ne yapılır?
İlaç kullanmayı reddetme sık karşılaşılan önemli bir sorundur. Hastalar, genellikle hastalıklarını kabul etmedikleri için ilaç kullanmak istemezler. İlaç reddi çoğu zaman yan etkilerden dolayı olur. Ancak bu böyle değilse, hastalık döneminin başlaması açısından uyanık olmalıdır. Açık hastalık belirtileri yaşayan bir hasta, ilaç kullanmayı kabul etmiyor ve hekime gitmek istemiyorsa hastaneye yatırılması gereklidir. Bu hastalar, eskiden hastanelerde uzun süre yatarlardı. Depo hastaneleri ortaya çıkmıştı. Uzun dönemler hastanenin kapalı ortamlarında kalırlardı. Artık bu anlayış tamamen değişmiştir. Birkaç haftalık bir tedaviden sonra hasta toparlanır toparlanmaz tedavisi düzenlenerek kendi ortamına gönderilmektedir.

Hocalara okutmak, muska yazdırmak fayda sağlar mı?
Çok sık karşılaşılan tedavi hatalarından biri de bu hastaların hocalara götürülmesi ya da muskalarla tedavi edilmeye çalışılmasıdır. Herkes inançları doğrultusunda çareler arayabilir. Ancak şizofreni bir beyin hastalığıdır ve bu tür tedavi arayışları hastaya zaman kaybettirmekte ve hastalığın kronikleşmesine sebep olabilmektedir. Böylece de faydalı olunabilecek hastalara kronikleşmektedir.

İlaç tek tedavi midir?
İlaç tedavisi mutlaka gereklidir. Ancak bazı hastalık tabloları elektroşok tedavisinden de çok yarar sağlayabilirler. Hastalık belirtileri kontrol altına alındıktan sonra grup tedavileri, çeşitli davranışçı tedaviler, destekleyici yöndeki yaklaşımlardan yararlınabilir. Bu tedavilerden ilacını düzenli alan hastalar faydalanabilmektedir. Kişinin iç dünyasındaki karışıklığı düzeltecek, toplum içindeki yalnızlığını kaldıracak, kaybetmekte olduğu yetenek ve becerilerini yeniden kazandıracak, bozulmuş iletişimi yeniden kurabilmesine imkan verecek tedavi yaklaşımlarının kullanılması gereklidir

Emzirmeye Nasıl Başlamalı

Emzirme döneminin verimli olmasını sağlayan en önemli şey hamilelik döneminde hazırlanmaya başlamaktır. Emzirme doğal bir şeydir ancak iç güdüsel değildir. Sertifikalı uzmanların ders verdiği emzirme sınıflarına katılarak gerekli bilgileri edinebilirsiniz.

  • Yardım alın. Doğum yapacağınız doğum merkezinde yada hastanede emzirme uzmanının olup olmadığını araştırın.

  • Odada kalın. Bebeğinizi hastane odanızda bulundurarak çok kez emzirme alıştırması yapın.

  • Sadece emzirin. Görevlileri bebeğinize destek besinler(hazır süt yada su) yada sakinleştirici vermemeleri için uyarın.

  • Erken ve sık emzirin. Bebeğinizi doğumdan sonra en kısa zamanda ve daha sonra düzenli olarak 2-3 saatte bir emzirin yada en azından günde sekiz- on iki defa emzirin.


Başlayın

  • Rahatlayın. Kendiniz için rahat ve destekleyici koltuk ve yastık bulun. Arkanıza yavaşça yaslanın ve dizlerinizi hafifçe yukarı çekin. Bebeğinizi çıplak teninize doğru yaslayın. Eğer oda serinse üzerinizi ince bir battaniyeyle sarın.

  • Bebeğinizi karnınıza yerleştirin. Bebeğinizi tek tarafına doğru, kulağından kalçasına kadar düz bir çizgi halinde olmak üzere göğüs seviyenizde tutun. Bebeğinizin dudaklarını göğsünüzle gıdıklayın ve ağzını açmasını sağlayın. Hızlı bir şekilde göğsünüze getirin.

  • Eğer bebeğiniz verimli bir şekilde ememiyorsa, yada siz rahatsızsanız parmağınızı ağzına sokarak emzirmeye ara verin. Eğer gerekliyse bebeğinizi sakinleştirdikten sonra devam edin. Düzgün bir pozisyonda bebeğin burnu göğsünüze değer. Dolayısıyla bebeğinizin nefes alması için bir yol düşünmenize gerek yoktur. eğer emzirme sırasında bebeğinizin vücudunu kendinize doğru daha fazla çekerseniz göğsünüz ve bebeğinizin burnu arasındaki boşluk birazcık genişler. Eğer duruş doğru ise bebek etkili bir şekilde emer ve siz de travmadan kurtulursunuz.

  • Uyumu bulun: öncelikle tek göğsünüzü emzirin. Diğer göğsünüzü vermeden önce bebeğinizin rahatlamış ve tatmin olmuş bir şekilde kendiliğinden göğsünüzü bırakmasına izin verin. Emzirme rahat olmalıdır. Eğer değilse, doktorunuza danışın.


NOT: Bebeğiniz üçüncü günden itibaren en az altı ile sekiz defa altını ıslatmalı ve iki kere bağırsak hareketi yapmalıdır. Aksi takdirde doktorunuza danışın.

Hamilelere güvenli seyahat önerileri

Anne adaylarının, doğum sonrası süreçte fiziken ve psikolojik olarak bazı sıkıntılar yaşayabildiğini ifade eden Yaralı, “Doğum öncesinde tatili fırsat bilen gebeler, sağlıklı ve sorunsuz bir tatil için hekiminin önerilerini göz ardı etmemeli” uyarısında bulundu.

“HEKİMİNİZİ BİLGİLENDİRMEYİ İHMAL ETMEYİN”
Yaralı, hamileliğin erken dönemlerinde düşük tehlikesi ve hamileliğin son haftalarında da erken doğum riski söz konusu olabileceği için, anne adaylarının, tatil planı yapmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçmesi gerektiğini söyledi.

Anne adaylarının, tatil tarihi hakkında doktorunu bilgilendirmesi gerektiğini vurgulayan Yaralı, “Mutlaka, tatilin geçirileceği yere yakın mesafede, tam teşekküllü bir hastanenin olmasına dikkat edilmeli. Hastanenin tam yeri öğrenilmeli” dedi.

Seyahate giderken, tıbbi dosyanın bir fotokopisinin de alınması gerektiğine dikkati çeken Yaralı, “Olası bir sorun olduğunda, hekim tarafından, bugüne kadar yapılan takiplerin ve anne adayı ile bebeğin genel sağlık durumlarının ne olduğu konusunda bilgi sahibi olması, yapılacak müdahale için çok önemlidir. Bu, müdahale için hem zaman kaybını önleyecek hem de doğru tanının ve uygun müdahalenin yapılmasını sağlayacaktır” diye konuştu.

Yaralı, doğum tarihinin yakın olması durumunda, seyahate gidilecek yerlerin çok uzak olmamasının uygun olduğunu belirterek, “Özellikle erken doğum riski olan gebelerin, 30. gebelik haftasından sonra bulundukları şehirden çıkmamaları gerekmektedir. Seyahatin, bizzat olumsuz etkisi olmamakla birlikte, seyahat sırasında olabilecek olumsuzluklar önemlidir. Olası bir ters durum karşısında hem annenin hem de bebeğin hayatı tehlikeye girebilir” uyarısında bulundu.

“DİNLENDİRİCİ YERLER TERCİH EDİLMELİ”
Uzun, kapsamlı turların ve kişinin yaşadığı iklimden çok farklı koşullara sahip olan bölgelerin tatil için seçilmesinin uygun olmadığını belirten Yaralı, “Anne adayının yaşadığı bölgeden farklı olan aşırı sıcak ya da aşırı soğuk hava koşulları, şişkinlik, kramp, çarpıntı ya da halsizlik gibi etkilere neden olabilir” dedi.

Yaralı, bölgesel ve tarihsel gezi ağırlıklı kültür programlarının, fiziksel yorgunluğa neden olabileceğine işaret ederek, dinlendirici ve kalabalıktan uzak sakin yerlerin tercih edilmesi gerektiğini söyledi.

Yaralı, 3-5 saatten fazla süren yolculukların, anne adayının kan dolaşımını olumsuz etkileyebileceğini, hareketsizliğe bağlı alt uzuvlarda derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskinin artabileceğini belirterek, uzun süren yolculuklardan kaçınılması gerektiğini dile getirdi.

Araba ile yapılan seyahatlerde sık sık mola verilmesinin, tren yolculuklarında kısa yürüyüşler yapılmasının faydalı olduğunu ifade eden Yaralı, “Hareketlilik, derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskini azaltır” dedi.

Emniyet kemerinin de mutlaka takılması gerektiğini vurgulayan Yaralı, “Emniyet kemerinin takılı olması, meydana gelebilecek sarsıntıda bebeğe gelebilecek zararları önleyecektir” uyarısında bulundu.

Yaralı, uçak yolculuğunun söz konusu olduğu durumlarda da mutlaka doktorun konu hakkında bilgilendirilmesi gerektiğini belirterek, “Uzun uçak ve diğer araçlarla yapılan seyahatlerde derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskini azaltmak için yürüyüşler yapılmalı ve bol sıvı alınmalı” diye konuştu.

ÖNERİLER
Prof. Dr. Hakan Yaralı, seyahate çıkmayı düşünen hamilelere şu önerilerde bulundu:
* Hamileliğin yedinci ayından sonra, uzun yolculuktan kaçınılmalı,
* Aşırı sıcak ve yüksek rakımlı bölgelere gidilmemeli,
* Yurt dışı tatillerinde gelişmiş ülkeler tercih edilmeli,
* Mikrobik ishale karşı sadece kapalı sular içilmeli,
* Besin zehirlenmesine karşı dışarıda hazırlanmış salata, az pişmiş et ve mayonezli ürünler yenilmemeli,
* Bol sıvı alınmalı ve lifli besinler tüketilmeli,
* Gidilecek bölgedeki sağlık kurumlarının telefonları alınmalı,
* Rahat, ince, hava alan giysiler ve alçak topuklu ayakkabıları giyilmeli.

Hamilelerde Oruç Uyarısı

Uzmanlar, hamilelerin kesinlikle oruç tutmaması konusunda uyarıda bulundu.Uzmanlar, hamilelerin Ramazan ayında kesinlikle oruç tutmaması gerektiğini, bu durumlarda anne ve bebek sağlığının ciddi derecede etkileneceği konusunda uyardı. Uzmanlar ayrıca, kronik hastaların da doktor kontrolünde oruç tutması gerektiğini söyledi.

Ramazan ayının başlamasıyla birlikte ön plana çıkan insan sağlığı, uzmanları oruç konusunda uyarılarda bulunmaya zorladı. Bartın İl Sağlık Müdürü Dr. Osman Nacaroğlu, Ramazan sebebiyle oruç tutmak isteyen hamilelere uyarılarda bulundu. Hamileleri kesinlikle oruç tutmamaları konusunda uyaran Dr. Nacaroğlu, “Hamilelerimiz için oruç tutulmaması çok önemli bir konudur. Gebeler kendi beslendiği gibi aynı zamanda kendi yavrusunu da beslemek zorundadır. Dolayısıyla gıdasına, özellikle içtiği suya, aldığı enerjiye, proteine ve yağına dikkat etmesi gerekir. Oruç tutarsa, bunları yeterince sağlayamaz. Bu durumda anne adayı ve bebeklerde ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kalınabilir. Ayrıca hamilelerimizin Eylül ayı olmasına rağmen sıcak havalarda dışarıya çıkmamalarını öneriyorum” dedi.

“KRONİK HASTALAR HEKİM KONTROLÜNDE ORUÇ TUTMALI”
Ramazan’da vatandaşların özellikle beslenme diyetlerine, sahur ve iftar yemeklerindeki gıdalara dikkat etmesini önerdiklerini belirten Bartın İl Sağlık Müdürü Dr. Osman Nacaroğlu, 12 saat oruç tutarak aç kalınmasının kronik rahatsızlıkları bulunan hastaları etkileyeceğini belirtti. Dr. Nacaroğlu, “Ramazan ayında bu yıl 12 saat aç kalmak durumundayız. Özellikle kronik hastalarda hekim gözüyle, hekim gözetiminde ibadetin yapılmasını ortaya koyuyor. Diyabetli hastaların çok sık yemesi lazım. Az ve sık yemesi gereklidir. Diyetini devam ettirmesi lazım. Kronik hastalarımızdan hipertansiyonu ve karaciğer hastası olanların hekimlerinin kontrollünde ve hekimlerin gözetiminde bu ibadeti eğer yapabiliyorlarsa yerine getirmelerini talep ediyoruz” dedi.

Bartın İl Sağlık Müdürü Dr. Osman Nacaroğlu, sıcak günlerde bu ibadeti hekimleriyle birlikte danışarak yapan yaşlıların özellikle sıcak havalarda gezmemesi gerektiğini, su kayıplarının oluşabileceğini, uzun süreli olduğunda böbrek ve karaciğerin zarar görebileceğini de sözlerine ekledi.

Bebeklerde Aşılar

Aşılamanın temelindeki ilke,bakteri ve virüs gibi enfeksiyon etkenlerini yada çeşitli zehirli maddeleri belirli işlemlerden geçirdikten sonra kişiye vererek vücudun bu maddelere karşı antikor üretmesini,yani bağışıklık kazanmasını sağlamaktır.

Böylece vücudun,hazırlıklı olduğu hastalık etkenlerinden biriyle karşılaştığında, Önceden, oluşmuş antikorlar sayesinde bu maddelerle savaşması kolaylaşır.

AŞILARIN BİLEŞİMİ

Aşılar ya hastalık etkeni olan mikroorganizmalardanbakteri,virüs vbyada bunların ürettiği zehirlerden yapılır.

Vücuda verilmeden önce çeşitli işlemlerden geçirilen aşının hastalık yapıcı etkisi ortadan kaldırılır. Ama bu işlemler aşının antijen özelliğini ve vücutta antikor oluşturma etkisini engellemez. Başlıca aşı tipleri şunlardır:

Canlı aşılar-Enfeksiyon etkeni mikroorganizma ısıtma,kimyasal işlem gibi çeşitli yöntemlerle zararsız hale getirilerek vücuda verilir.Bazen de enfeksiyon etkenine benzeyen daha zararsız bir mikroorganizma kullanılır. Örneğin,çiçek aşısındainek çiçek hastalığının etkeni,verem aşısında da hastalık yapma gücü zayıflatılmış BCG denen verem basili kullanılır.

Ölü mikropların kullanıldığı aşılar-Örneğin boğmaca ve kolera hastalıklarında bu tip aşılar kullanılır.

Mikropların ürettiği zehirlerianatoksiniçeren aşılar-Bu tip aşılarda formol gibi kimyasal maddeler yada ısı kullanılarak zehrin hastalık yapıcı etkisi yok edilir,ama antikor yapımını uyaran etkisi korunurtetanos aşısı,difteri aşısı vb.

AŞILARIN ETKİ MEKANİZMASI
Canlı aşılarla vücuda giren mikroorganizmalar çoğalmaya başlar,ama bunlar etkisizleştirilmiş olduğundan üremeleri hastalıkla sonuçlanmaz yada ancak çok hafif belirtiler gelişir. Sonuçta gerçek mikropların oluşturduğuna benzer bir bağışıklık ortaya çıkar. Aşılanmadan en erken 2-3 hafta sonra gelişen bu bağışıklık yıllarca sürer.

Ölü aşılar ve anatoksinler hastalık belirtilerine yol açmaz,ama vücutta bunlara karşı antikor üretilir. Gene de tam bir bağışıklık oluşması için aşı dozu birkaç kez yinelenmelidir.

Bunların yarattığı bağışıklık canlı aşılarınki kadar uzun süreli değildir. Yeni doğanlarda ve
Süt çocuklarında bağışıklık sistemi tam olarak olgunlaşmadığından,aşılara yanıt göreceli olarakzayıftır. İlk aşıkarma aşıyaşamın ikinci ayından sonra yapılır. Aşıya en iyi yanıt çocukluk ve ergenlik döneminde alınır. Daha sonra bu etki azalır.

YAN ETKİLERİ
Yan etkiler aşının özelliklerine göre değişir. Canlı aşı yapıldıktan sonra gelişen yan etkiler,gerçek hastalığın hafif bir biçimi gibidir. Örneğin kızamık aşısından sonra hafif ateş ve döküntü ortaya çıkabilir.

Etkisizleştirilmiş maddeler içerenörneğin,ölü bakteri yada virüsler,anatoksinleraşılar ise kızarıklık,aşının uygulandığı yerde şişlik ve ağrı gibi yerel,ateş ve kırıklık gibi genel durumlara yol açabilir.

Aşı komplikasyonları ağır ve hafif olarak ikiye ayrılabilir. Hafif komplikasyonlar aşıdaki çeşitli öğelere karşı gelişen alerji tepkimelerinin deride yol açtığı belirtiler ile aşının uygulandığı bölgedeki lenf bezlerinde şişkinlikten oluşur.

Ağır komplikasyonlar ise daha az görülür ve anafilaktik şokikinci kez karşılaşılan bir antijene karşı şiddetli alerji tepkisi, çırpınma nöbetleriözellikle çocuklarda boğmaca, kızamık,çiçek gibi aşılardan sonrayada çok ender olarak beyin iltihabı gibi durumlara neden olur.

AŞILAMA YAPILAMAYAN DURUMLARDA
Özellikle canlı aşı uygulamasının sakıncalı olduğu durumlar arasında ateş,ishal,genel bitkinlik,enfeksiyon hastalıkları,kalp hastalıkları,gebelik ve bebeğin erken doğmuş olması olabilir.Kortizon tedavisi görenlere aşı uygulanmaz. Çünkü kortizon bağışıklık sistemini etkileştirerek aşının içindeki maddeye karşı vücudun antikor üretmesini önler.

Kötü huylu tümörü olan hastalara canlı aşı uygulaması yapılmaz. Kanserin etkisiyle baskılanan bağışıklık sistemi nedeniyle ölü aşı ya da anatoksin aşısı da yeterli antikor üretmediğinden yararlı olmaz.

Merkez sinir sistemi hastalığı bulunanlara boğmaca aşısı kesinlikle uygulanmaz. Bu hastalara zayıflatılmış canlı aşılar uygulanırken de çok dikkatli olunmalıdır. Sindirim sistemi hastalığı bulunanlara çocuk felci aşısı uygulanmamalıdır. Alerjik özellikleri olan kişilerde ise yumurta proteini içeren aşıların kullanılması sakıncalıdır. Antihistaminik türü ilaçların koruyuculuğu altında öbür aşılar dikkatli bir biçimde uygulanabilir. Böbrek ya da karaciğer hastalığı bulunanlara BCG aşısı uygulanmamalı,difteri ve tifo aşısı uygularken de çok dikkatli olunmalıdır.

AŞI ÇEŞİTLERİ

ÇOCUK FELCİ AŞISI
Bu aşı ağız yoluyla doğrudan ya da çocuğun direnç göstermemesi için kesme şekere emdirilerek verilebilir.
Aşılama sonucu oluşan antikor düzeylerinde yıllar geçtikçe düşme eğilimi görülmekle birlikte,doğru ve yeterli dozlarda yapılmış aşılama yaşam boyu koruma sağlayabilir.

Sakıncalı durumlar: Bağışıklık sistemi baskılanmış,örneğin ışın tedavisi gören,kortizon ve kanser ilaçları alan kişilerde bağışıklık oluşturma tepkisi zayıfladığından aşı yapılmamalıdır. Aşının dölüt yada gebelik üzerinde olumsuz etkisini gösteren bir kanıt yoktur. Ama önlem olarak gebe kadınlara ve aşıdan sonraki üç ay içinde gebe kalmayı düşünenlere aşı uygulaması önerilmez.

DİFTERİ AŞISI
Difteri günümüzde çok ender görülen bir hastalıktır. Ama hangi yaşta olursa olsun yaşamsal tehlike yaratır. Difteri aşısı boğmaca ve tetanos aşısıyla birlikte uygulanır. Bu aşılama işlemi on yılda bir uygulanır.
Tepki ve komplikasyonları:Bebeğe yapılan ilk aşı önemli bir tepkiye neden olmazken,erişkinlerde aşıya bağlı tepkiler sık görülür. Genellikle aşı yapılan yerde kızarıklık,şişlik ve ender durumlarda ateş görülebilir. Bu belirtiler 2-3 gün içinde kaybolur.
Sakıncalı durumlar:Difteri hastasıyla karşılaşankişiler iki grup altında toplanabilir. Birinci durumda hastayla ilişkiye geçen kişi son difteri aşısını ya da yineleme dozunu en çok 5-6 yıl önce olmuştur. İkinci durumda ise kişi ya hiç aşılanmamıştır ya da son aşılamanın üzerinden uzun yıllar geçmiştir. Difteri aşısı akut dönemindeki ve henüz iyileşmemiş hastalarda,gebelik ve emzirme döneminde,egzama,kurdeşen gibi alerji kökenli deri hastalıklarında uygulanmamalıdır.Kesin olarak uygulanmaması gereken durumlar ise kötü huylu tümör gibi ağır kronik hastalıklar ile şeker hastalığıdır.

TETANOS AŞISI
Tetanos ağır seyreden ve genellikle ölümle sonuçlanan bir enfeksiyon hastalığıdır. Kırsal kesimlerde de oldukça etkili biçimde sürdürülen zorunlu aşı uygulamasıyla denetim altına alınmıştır. Aşının bağışıklık yapıcı etkisi en az 5 yıl sürer. Bu yüzden yasalarla zorunlu kılınmasa da 5 yılda bir yinelenmelidir. Bu hastalık bazı meslek gruplarında da sıklıkla görülür: Çiftçiler, çobanlar, hayvan yetiştiricileri, çöpçüler, toprak yol yapım, maden , fabrika, sporcular, askerlik hizmetinde bulunanlar…
Tepki ve komplikasyonları: Ender olarak aşı yerinde kızarıklık,şişlik yapabilir. Ama bunlar birkaç gün içinde geçer.

BOĞMACA AŞISI
Boğmaca çok kolay bulaşan,zatürreeye,havale nöbetlerine ve beyin işlevinde bozukluklara yol açabilen ağır bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık en çok çocuklarda görülür ve belirtiler özellikle bu yaşlarda ağırdır. Boğmaca aşısı genellikle difteri ve tetanos aşısıyla birlikte uygulanır.
Tepki ve komplikasyonları:En yaygın komplikasyonları kızarıklık ve şişliktir. Boğmaca aşısına bağlı tepkilerin yaşla birlikte arttığı görülmektedir.

KIZAMIK AŞISI
Yaygın bir çocukluk hastalığı olan kızamık,bazen çok tehlikeli boyutlara varıp kulak enfeksiyonuna,bronşit,zatürree gibi komplikasyonlara neden olabilir. Çocukların büyük bölümü kızamığa okul çağlarında yakalanır. Bu nedenle çocuğun henüz hastalığın bulaşabileceği topluluklara girmeden aşı olması gerekir.Günümüzde kızamık aşısı kızamıkçık ve kabakulak aşısıyla karma olarak uygulanmaktadır.
Tepki ve komplikasyonları: Aşılanan çocukların 6 sında aşıdan 6gün sonra görülen ateş, 5-6 gün kadar sürebilir. Ender olarak kızamık döküntüleri görülebilir.

KABAKULAK AŞISI
Kabakulak,okul çağındaki çocuklarda sık görülen bir enfeksiyon hastalığıdır. Genellikle tükürük bezlerini etkiler,ama başka organlarda da enfeksiyona yol açtığı olur. Aşı 90 oranında 10 yıl süreyle yeterli bağışıklık sağlar. Aşı tavuk embriyonundan üretilen kabakulak virüsü kültüründen elde edilir. Bu nedenle yumurtaya karşı alerjisi olduğu bilinenlere uygulanmamalıdır.

KIZAMIKÇIK AŞISI
Kızamıkçık,çocukluk çağının en hafif geçen enfeksiyon hastalıklarından biridir. Genellikle hastalığın farkına bile varılmaz. Kızamıkçık virüsünün en büyük tehlikesi,gebelik döneminde geçirilen enfeksiyonlarda ortaya çıkar.
Yan etkiler ve komplikasyonları: Kızamıkçık aşısının yan etkileri genellikle hafif ve kısa sürelidir. Ama bazı durumlarda birkaç ay sürebilir. En sık görülen yan etkiler kurdeşen,çeşitli döküntüler,kırıklık,ateş ile boyun ve koltukaltı lenf bezlerinde şişmedir.Bazen erişkin kadınlarda 2-3 gün süren orta şiddetli eklem ağrıları görülebilir.

HEPATİT AŞISI
Virüs kökenli hepatit tüm dünyada önemli bir sağlık sorunudur. Bugüne değin virüs hepatitine neden olan beşten çok virüs saptanmıştır. Bunlar A,B,C,D ve E tipleridir.
Nasıl yapılır?:Hepatit B aşısı,erişkinlere kolun dış yüzeyinden kas içine,bebeklerdekalçanın üst bölümüne uygulanır. Yeterli bağışıklık sağlamak için ilk dozdan sonraki birinci ve altıncı aylarda aşı yenilenmelidir. Bağışıklık en az 4-5 yıl sürer ve bu süre sonunda aşının yinelenmesi önerilir.
Yan etkiler ve komplikasyonları:En sık görülen yan etkiler aşı yerinde kızarıklık,kaşıntı ve şişliktir. Bunlar çok hafif seyreder ve genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolur. Ender olarak ateş,bulantı ve yorgunluk görülebilir. Aşı hepatit B virüsüne karşı tam bir bağışıklık sağlar.

VEREM AŞISI
Son yıllarda Türkiye de görülme sıklığı önemli oranda yükselen verem,dünya ölçeğinde de yaygınbir enfeksiyon hastalığı olma özelliğini korumaktadır.
Nasıl yapılır?:Aşı deri içine verilerek uygulanır. Eskiden ağız yoluyla uygulanmış,ama bağışıklık oluşturacak kadar yüksek miktarda antikor oluşumu sağlamayan bu yöntemden vazgeçilmiştir. Verem aşısı çiçek aşısına benzer biçimde iğneyi deriye birkaç kez batırarak ya da deriyi çizerek uygulanabilir. Verem aşısı çok dikkatli yapılmalıdır. Deri altına değil kesinlikle deri içine uygulanmalıdır. En sık kullanılan bölge kolun dış yüzüdür.

Uygulama bölgesinde 3 hafta sonra birkaç milimetre çapında bir lezyon belirir. Oluşan küçük yara 2-3 ayda geride bir nedbe dokusu bırakarak iyileşir.
Etkisi:BCG aşısı bebekleri 5 yaşına değin 80-90 oranında korur. Bu koruma 10 yaşına değin 80 e erişkinlerde 50 ye düşer. Bazı durumlarda koruma tam değildir. Ama her durumda aşı hastalığın vücuda yayılmasını engeller.

Kimler aşılanır?:Yeni doğanlara ve tüberkülin testi negatif sonuç verenlere aşı uygulaması önerilirken,aşağıda risk gruplarında bulunanlara aşının uygulanması gerekir.
Beş-on yaşlarında,hastalığın yaygın olduğu toplumsal ve ekonomik düzeyi düşük bölgelerde yaşayan ve tüberkülin test sonucu negatif olan kişilerde,
Beş-on beş yaşlarında,aile bireylerinden birinde verem saptanan ya da önceden verem hastalığı geçirmişve tüberkülin testi negatif sonuç veren kişiler,
Sanatoryumda görevli personelin çocukları içinde tüberkülin testi negatif çıkanlar,
Sağlık kuruluşlarında çalışan ve tüberkülin testi negatif olan kişiler,
Tüberkülin testi negatif çıkan tıp öğrencileri,tıp fakültesine kayıt sırasında,
Tüberkülin testi negatif çıkan ve askerlik görevine başlayan kişiler.
Komplikasyonları:Verem aşısından sonra genel bir komplikasyon görülmemiştir.Aşı yanlışlıkla kişinin vereme yakalandığı bir dönemde uygulanırsa,hasatlığın kuluçka süresi kısalır, yerel lezyon hızla yayılır ve ateşle birlikte hastalığın tüm belirtileri ortaya çıkar.Yerel komplikasyonlar aşının uygulandığı bölgedeki lenf bezlerinin büyümesidir. Şişlik 1-2 ayda kaybolur.

ÇİÇEK AŞISI
Dünya Sağlık Örgütü nün 8 Mayıs 1980 deki 33. toplantısında çiçek hastalığının bütün dün yada ortadan kalktığı açıklanmıştır.Elde edilen başarı,bütün dünyada yürütülen çiçek aşısı kampanyalarına bağlıdır.Türkiye de de zorunlu olarak yapılan çiçek aşısı,Dünya Sağlık Örgütü nün açıklamaları doğrultusunda uygulamadan kaldırılmıştır.